Bir İtiraftan Öte, Şiir

 I. FALÇATA

‘’iş birliği yapalım, beni öldür.’’
çağlarca kurulmamış bir cümleydi bu.
elbette, bir şiirden ilk duyulan olmaya
yaraşır da değildi ancak
katli böylesine vâcip bir şiire
yaraşacak giriş
simânızı gündelik falçatamla
paramparça edebilir.
öyle çirkin olursunuz ki sonra
o pek sokulgan
şüpheler bile yanaşmaz
yoz ve karanlık ülkenize.

böylece
ben de nihayet

buruk bir endişe sahibi olurum,
onu ceplerime doldururum
sevişmelerden önce. 

yâhut bir uyanıklık yapıp
yeni bir çift gözle
belki bâkir bir dirim karşılığında
dolambaçsız takaslar yapabilirim.
kumarsa
işte budur kumar.

ama bu pek kârlı anlaşmayı yapacak olursam
dünyanın bütün endişe tacirleri,

çürüyüp kokan bir iştahla ellerimi sıkarlar.
hâlbuki midem yeterince bulanıyordur.
ellerimi sıkıp
‘’sana yakışan da buydu.’’ derler kesin.
oysa bana kanlı bir verem dahi yakışıyor.
acıkınca iki avcumla
toprak yemek de yakışmıştı ya.
tıknaz bir hayata sığarım sandınızdı,
yazık.
yazık ki kesin gizliyorumdur diye
kulak bile kabartmadınız
bana yakışan her şeyin
aniden kaybına.
bu yüzden
anlaşma falan yok.

kalbim merhametle dolu ya da siz
bir yerlerden

acınası bir vakurlukla beni izliyorsunuz diye değil.

sadece,
bu kursaktaşı ızdırâp, 
size bir çıkış
bir yakarış gibi görünsün diye
salyalı endişe tüccarlarıyla pazarlığa oturmam.
doğrusu,
bu sakıncalı kayıtsızlığımla;
topuklarımı her adımda kanatan bu tuhaf yara
ve beni her gece eve döndüren ilginç zaafımla,
bırakın,
bana sadece korkmalar kalsın
çirkinliğiniz karşısında.
çünkü ben
o beyaz mermerden tahtınıza

talip değilim,
hiç olmadım da.


II. FALÇATAMIN RUHSATI


evet, dünyanın eklemlerinden başka endişem yok.
bir kaydım yok bu çatışık ve uydurma,
her açığıma açıktan bir tavır alan dünyada.
henüz atılmamış bir tokatla ben aynı şeyiz. 

çünkü ne kadar kaydım varsa
kafa kâğıdım

beyanlarım
adresler ve tutanaklarım
-kısaca sen busun ve oraya aitsin
diye geveleyen her belgeyi-
donmak suretiyle öleyazdığım bir gece
biraz ısınabilmek için yaktım.
iyi de yaptım,
çünkü benim ölümüm
bir iş birliği nihayetinde olmak zorundadır.
ne bir başkası kadar tanıdığımdır yaşamak
ne kendim kadar mâsum olabilirim yaşarken
görünenlerin arkasına saklanacak denli

küçük de değilim hem,

gözümü kapatırsam savunmasız kalırım
ve çok barbar şüpheler ki
bundan istifade yanaşır
benim en çirkin, en gizli hâlime bile.
belki, kendi karanlık ülkemin surlarını dövüp
-ateşkesi ciddi bir ihlâl sayarak dövüp-
kendi saflarıma katmak istediğimden hüznü

affedilmeyecek kadar ağır bir günah işledim
ve onu ıslak bir sunta gibi dişlemek
bana kaldı
koca tarih sahnesinde,
dişlerimi bu patırtının şiddeti kırdı.


III. FALÇATAMIN FİYATI

bütün bunlar
bana şimdi ödemem gereken
ağır bir fatura dayatıyorlar.
sonuçta her kazanım
yani bu kayıtsızlık
yani gönlümce gönülsüzlük
görece büyük bir kayıptan doğarmış
-öyleymiş yasa, öyle diyorlar.-

gel gör ki ben, aşkın ve nefretin
ömür başına yalnız bir kez seviştikleri o gece
aşkın rahmine düşüp de doğanlardan değilim.
nefretse,
botlarımı parlatan bir cila kadar var hayatımda.
ömrümün olanca toplamı kadar bir öfkeyi
göğsümde yumuşattığım da vardır benim,
bilirim, iki ciğer ortasında bir ihtilâl nedir

ve biz nefes aldıkça neden heveslenir sızı,
bilirim.

o yüzden
peri kanıyla yazılmış peri masallarına
inanmadım, 

ve inanmayacağım diye
önüme konulan hiçbir faturayı ödemem.
hem dümeni kırılmış bir gemiyi

kurtarmakla memur olunduysam

hem de yakama dümenci yaftası

vurulacaksa bu yüzden,

alaborayı tek çare bilirim.
karaya
yüzerek de çıkabilirim sonra.

IV. FALÇATAMDA KAN VAR MI?


yarının ışığıyla
bugün aydınlanmıyor diye oturup
kara çaputlarla bağlanamam ölgünce.
nasılsa zaman,

saç diplerimde bir kaşıntıdır artık.
ve onca zaman
yalnız duramadığımdan koştum hep.
biliyorum, kafama çalınan her taş ilkiydi.
fakat öyle bir sır gibi kaybedildiğimden
bütün bunlar şimdi
işkenceler altında bir itiraftan öte
katli vâcip sıfatıyla bir şiire dönüşüyor.
ölüm bile şiire dönüşebiliyor yaşarken
şu durmayan yağmur bile.

isteyince yüz parçaya bölünenlerin
ahmak bir övüntüsü vardır,
işte o: bütün duyularıma birden yaslanıyor
-ve bohçamı hazırlarken fısıldıyorum:
ben de onlardan biriyim herhâlde.-
yüreğimi yüz parçaya bölebilirim,
yine de hiçbirinde sessizlik barınmaz.

yüz ayrı cephede paramparça olsa da

bayat morfinlerden çare aramayacak.
çünkü, benim bu düzenbaz yüreğim
kendiniz aleyhine ayaklanırken
çalacağınız hiçbir davulun tokmağı değildir.
benim, hiçbir erdemle yücelmemiş yüreğim
yüce günahlarınıza sessiz bir ortak olamaz.
bohçam dolu,
pusulam kırık /
şu alçak yağmur bir dursun
yüreğimi kazanılmış bir bayrak gibi
çekeceğim yükseklere
şu alçak yağmur
bir dursun bakalım önce.


V. İŞ BİRLİĞİ

iyisi mi
bu tehlikeli yüreği bir kenara bırakıp
meşalemi söndüreyim,
çok yoruldum.
hem belki karanlık şu yağmuru durdurur,
saçarım ortalığa bende saklı olanı.
servetini, ayaklarıma yalnız
yeterli ve kısa bir cevap için dökmüşlere
çıplacık bir kucak açarım o an.
şu yağmur bir dursun önce,
ağzımı yersiz bir küfürle doldurup gelirim
tanrılarınız katına.
önce şu yağmur bir dursun da
bütün çaldıklarımı geri veririm
benden bütün endişemi çalan sahiplerine.

şu yağmur
bir an önce
dursun yeter ki,
yoksa zor bela kapanan
bütün kapılar açılacaktır.
dursun, damarlarıma dağ gibi bir katran dolacaktır. dursun, korku ne demek unutacaktır kalbim. dursun, umut diye bir şey uyduracaklar ve dursun, rezil ruhunuza rastlayacak radarım. dursun, bir bela beğenecekler ki başıma dursun, iğreneceğim içimdeki iltihaptan.
dursun.
artık ne olur
dursun şu yağmur,
her öğünüme gizliden biraz
sıcak kelimesindeki eczâdan katıp
beni olmaz ölümlerden döndüren
bir görünmezle
iş birliği yapacağım
ve öldürteceğim kendimi,

şu alçak yağmur

bir dursun bakalım önce.


Ahmet Hazar Ertaç 1/22


Çok Kalmayacağım Daha Kafamı Koparacaklar

geceye lacivert giydirdiler mi
ağlarken edilmiş küfürlere benzerim
oysa ziftten yalnızlıklar yakışır ancak
hiçbir eleğin üstünde kalamayan ruhuma.
konuşmak iç çekmeyle başlayıp hızla
can çekişmeye zorlayan bir şeydir üstelik
bir şey: yok pahâsına
üstelik
tanrıyı hepinizin yerine tanıdım. 

yolcuyu yürümekle mükellef kılanın
yolu tükenmekle kılmayışı
dağların sırt çevirdiğini sırtlananların
sırtlarındaki aydınlık kırbacı
artık savaştan başka bir seçenek bırakmıyor. 

bir savaş: arınmış
kendimden bir iz bulmak için
çıktığım tepelerden birinde
ansızın ve nihâyet başladı.
seslerini uzaklardan getiren neferler
yaşamak için, diyorlardı
yaşamak için
bir okun yaydan gerilişine değil
güzelliği yitirişin süratine değil
sadece
ve sadece bir parça kuru ekmeğe muhtaç olmak
ne de kan çalkalayan bir zorbalık.

çekildim çekiliyor gibi deniz medcezirde
okçular! yerinizde kalın
nasılsa benim göğsümdür
yayından gerilecek her okun nişanı
çıkacak olan tok bir sestir iki demirden.
do ve kıvılcımdan beri
gök hep aynı yangın
her yerde aynı yangın nasılsa.

tepeden son kez
o yangının yüreğine ellerimi uzattım
uyuşuk gözlerimle baktım ona
titrek ve titri uzakta olmak olan bir dolunay
medcezir, dedim ya
saçlarım da gerisin geriye çekilir böylece
korkup saçları olan bir denizin dalgalarından
böylece, her şeyin âkıbeti savaşlarda gizlidir.

ne okçular yerlerinde kaldı
ne de karnımda bir geç kalmışlık kurdu
korkunçtu bulantı yine de
yine de korkunçtu.
nerede devinimlere itirazı sembolleyen
bir yapı varsa
bir heykel bir bina bir kurma
yahut bir insanın dişleri yalnızca
yıkıp can pazarları kurdular yerine
kim bilir belki beni de bir can pazarından aldılar
yine de korkunçtu her otorite:
iyi bir insan gömleğimi yırtıp atan devlet
kötü bir insan gömleğimi yırtıp atan babam
insan gömleği giydiren tanrı
yine de korkunçtu.

Ahmet Hazar Ertaç
6/21
Mevzular Derin Fanzin, 36. Sayı

İlkyaz Kanaması Provalarım

herkes dağıldı
suretimi almıyorlardı aşklardan içeri
düşler ve dünya ortası kapıya
kalın sözlükler takoz edildiği vakit
herkes dağıldı
ve bu kışı yalnız uğurladım
birkaç fotoğrafın siyahbeyazından
kendi rengimi bularak.

iş ki kamburumu sizden gizleyeyim
aşinayım buna
kendini aynalarda tevatüren görenlerin
enselerinde kaşıntılı bir nefes uyandıracak
bu kepaze yerde, mezbelede
ilkyaz yaralarımın kabuğuyla meşguliyetim
ve yaralar için otacılarda rehin rüyalar
büsbütün
kıkırdayacaklar adımı sonra.

nasıl ki adım
kollarını çemremiş bir rivayettir
doğrusu öyle duyuyorum kalbimin zangırtısını.
öğlen uykularından uyanıyorum gibi şaşkın
belirsizliğin ikindi eşiklerine takılan kibrimle ben
burada
mukaddes kitaplarını yazıyorum
bu rezil bankların, insanların
hava kararınca rezilliğini sırtlayanların gıyabında
hep dağılan, dağılmaya yüz tutan
nihayetinde elbet dağılacak olanların.

öyleyse nicedir sâhir oluşumu
kendi döşeklerimde endişeli
bir misafir olmam ile anlatayım
çünkü, susayıp çatlayan topraklarla
tohum çatlatan sulardan beri burdayım
ve benim ellerim üşümez, bundan
onulmaz yaralar açarım hayatımda
bir rahim yarıp dünyaya bulaştığımdan beri
gökler yarıp bunun evveliyle döğüştüm
ve esas vahşilerin kementleriyle
bileğimdeki.

birinci sayfa:
kimi zaman şakaklarında bir
ağrı kılığında saklanan
hayattır, bilesin
her sabah uyanmaktır.
yine de ikiletme
parmaklarını üçe böleni.


Ahmet Hazar Ertaç
3/21
Mevzular Derin Fanzin, 34. Sayı

İşte Zaman Sessizlik Zamanı

oturduğu yerden birden kalkanlara ve sigarasını hep kibritle yakanlara bir şiir,

zaten yenildin

hep direnmek zorunda kalmakla

ne fark eder tüm ıstıraplardan yalın ayak geçişin

haydi düş takvimlerden ayağındaki sancıyı

varsa gücün.

her sabah, bir kazanın ertesi sabahı nasılsa.

nasılsa nereye bir bakış atsan

borçlanacaksın kendine

bir bakış daha.


ben ise bunlarca zaman

kaderin sözünü belki kanla keserim diye

hırpan bir merakla bilendim.

insanlar gece olunca nereye gitmektedir

nedir dağların başındaki o meçhûl ışık

bir Allah parçası desem

yan yana gelip onu indirecek iki el mi var

desem bir fukara evidir ya da

değildir tüm yoksulluk böyle içimizde iken.


ey şehirlerin altından şehirler geçiren

yaşamayı sessizce iç geçirten acizlik

nedir bu meçhûl ışık ve öyleyse,

gece olunca nereye gidilir?


Ahmet Hazar Ertaç

10/20

Mevzular Derin Fanzin, 32. Sayı

Kendimi Şöyle Bir Tavaf

halit berk bulakoğlu'na

söneduran bir kandilin altında babam
kucağında kızıl kitaplar ve çukurova radyosu
yaldızlı komün düşleriyle dimağında
gençti
tanımazdı beni, bilmezdi
buydu ilk öznesi sevginin
buydu vaktiyle bileylenmiş her bıçağın
insan soyuna girdiği

şimdi patlatsa şahdamarımı
vaktiyle bileylenmiş bir bıçak
babam hemen gökyüzüne bakacaktır
hangi koçu indirecek diye ya Rab.

…bütün bu serencam gibi
ne çok yalvardık açık semâlar altında
biz bu cengin cengâverleri değiliz
acemiyiz hıncahınç akan bir nehir olmaya
bir basübadelmevttir her taşkınımız
yalnızca her şey değişmektedir diye uyuyup

uyanırız değişen her şeyin sasıyan koynunda.

buyuz, bundanız, işte netice
ölüm ayakkabılarımdan taşıp duruyor
korkuyorum alçakların aynaya bakışından
uğunup duruyorum.

buyuz biz, bundanız, budur netice!
ne zaman anladık ki yağmur
yerdeki suyla kavuşmaz
yalnız ıslatır onu hızla çoğalmak için
o zaman anladık, bu balta
en yumuşak putları dâhi kırmaz.

Ahmet Hazar Ertaç
4/20

All Of The Fallings Are Lethal

bu, yıkılagelen bir duvarın bahsi değil
yazık! kimse birden ölmüyor
göğüslerde hep geniş yaşamakların daraltısı ve
granit tanrılara korkak 
secdelerden kalan iz
yeni sokaklarda kentlerde ezbere
adımlarla herkes gibiyiz çünkü
herkes dünyanın vahşi cümbüşünde buluyor
kadim yalnızlıktan paylarına düşeni

yazık! kimse birden ölmüyor
öyleyse bana da uğrar bu bahtsızlık
dışarlarda pazar öğlesi sakinliği
içeride kasabaların ıssız akşamları
bir zamanlar diyerek bir zamanlar
elibelinde evlerin hep
galeyâna gebe önlerinde 
filizlenen ilkyazlara hayranlıkla
ayak bileklerimi kırıp duruyordu yazgım
yeryüzüne kan fışkırıyordu kalbimden
bir zamanlardı işte, yazık!
ben de birden ölmeyeceğim

Ahmet Hazar Ertaç
3/20
Mevzular Derin Fanzin, 28. Sayı

Göç

insanların içlerine karış diyor annem
insanların içleri olsa karışacağım
istemezdim ruhumda tutsanmış bu hayvanı
istemezdim hayatın ters orantısıyla tekabül

boynu bükük bir yangından kaçırdığım her şeye
hakikat diyorum nicedir
olduğun
dan her şey kendi tanımından bir eksik
ve her şey kendi müphemliğinden sıyrıldığı kadar var
öyleyse beni hilkatinden bir katreyle tamamla
gel ve yüzümü eriten maskelerden
mevsimlere bir düzen dayatan olgudan
beni kendimde boğan derinlikten kurtar
çıkar kafamdan paslı çivileri
çıkar ve anlat
neden senin kan damarlarınla çiziliyor
benim coğrafyalarımın atlası
neden ölümden daha kaçınılmazdır doğum
neden bizleri kendi yansımasıyla kul edinmiş
hiçbir şeye muhtaç olmayan tanrı
gel ve kafamı koparıp götür nereye gidiyorsan
sonra belki deşersin balığın sonsuz karnını
sonra belki kuyuya bir ip atarsın
ve ölümü ışıklı bir kır düğünü belleyip
mağaraya geri dönenlerden sorarsın beni
çünkü ben artık tüm kör edilenler gibi
muhtacım bağışlanmaya
bağışla beni
bağışlayıp yalnız yüzünü

yüzün ki on sekiz bin alemin kardeşliği
yüzün ki
benden göç etmiş insanlarla dolu
annemin bahsettiği.


Ahmet Hazar Ertaç
12/19

Labirent Fanzin, Dördüncü Sayı

Ruh Ömer

I.  
ruhlar, 
bunca dehşetengiz muammanın içinde insan 
hastalıklı, nasırlaşmış bir eminlik ile  
ve kimi zaman 
başka bir hatırda tutuluyor olmanın sıcacık koynundan 
birdenbire kaçırılmış 
o derin su kuyularıyla benzeşerek 
hiç durmadan deveran ediyorken 
hep bir adım ötede 
yine de  
enseye öldürücü bir darbe teyakkuzunda sürekli  
izleyendir onu. 
izler,  
çünkü bu deveran 
hiddetli bir deveran bu.  
hiddetiyle çatlaklar bırakıyor  
zamanın ve mekanın atardamarlarında 
ruhlar ise usanmadan onarıyor 
kendi yaratılışına azıcık yaklaşanı. 
böylece tabiat  
sahiden bir tabiat haline bürünüp: 
sedirlerin daha bir yeşil oluşundan 
çınarların ve mağara ağızlarının 
kanın çok daha estetik oluşuna kadar 
bağrındaki kıyaslarla muhtevasını buluyor.  

II.  
onlar için 
yaşıyor, denilemez 
yaşamaktadırlar.  
bir eylemi eyliyor olmak ile 
eylemin kendisi olacak denli içinde bulunmak 
aynı olmamalı birbiriyle. 

her sabah bizlerle beraber uyanan 
her gecenin bizlerle beraber  
katrelerce daha oyduğu bir yasadan 
doğuyor olmalı farklılık.
aksi hâlde
insan olmak kudreti 
hem bu kadar içindeyken 
bu kadar da hariç olamazdı 
insanların kendisinden.  

III.  
insanların kendisi 
dönüşlülüğün  
bir çelişkiyle ulandığından başkası değil.  
çünkü dönüşler 
dönecek bir yer gerektirir ilkin 
insanın ise 
dönebileceği son yerdir 
yola çıktığı.  

çelişki 
süreksiz fakat 
yongalarından bir tek kendi birleşir 
çünkü nerede bir kavga varsa 
bayrağı tutan el 
daima elmaya uzanan o el oluyor 
uzanış hep o uzanış 
böylece tahayyül edilemez bir hızla sığlaşıyor  
tüm yasaların hep bir elden derinleştirdiği.  

IV.  
ruhlar bunu hatırlar 
zamanlardan hiçbir kubbe altında olunmayanıydı 
iki bilgenin  
göğün alacalığından az evvel  
bir kıyıya düşende yolu  
yeşil olurdu karşılarındaki muallak 
çünkü, mavi yoktu henüz 
yine de bu 
karıncaların denizlerden büyük olduğu anlamına gelmiyordu  
sonra gün ve gece  
böylesine iç içe geçmiş 
birbirlerini zehirleyen iki tutkun değildi 
gün 
neyi bir giz  
neyi bir göz ile görünen olarak 
yansıtması lazım geldiğini bilirdi bundan. 
misâllemek çoğulluğu gerektirmez 
yine de bir şeyi 
o şey 
sadece başka bir şey olmadığı için sevmek 
hafifletirdi omuzların solunu 
bunu bilmek yetecek.  

V.  
zamanlardan bütün kubbeler altında olunanı 
ömer 
ruh ömer 
ruhlardan ömer olanı.  
-çünkü bir yerlerde başka ruhlar da olmalı 
...çünkü 
çünküsünü şair bilemez 
ekseriyette naifçe taşlarızdır 
diyor biri 
kaldı ki bir ademoğlunu 
sıfatlardan ruh olanının yüküyle sınayalım 
olacak iş mi?  
şair sadece ömer olanı biliyor  
ömer, kendiliğiyle sınanan 
ömer 
ruh ömer 
ruhlardan ömer olanı.  

V.I. 
geceden habersiz günlerden birinde doğdu 
ne olup bitiyorsa evrende 
madde ve antimadde 
ölmek ve doğmak 
içine sinen amansız nedenselliği 
daha ana rahminde sezmişçesine 
boynunda kocaman bir rikkat muskası,  
sessiz ve sedasız.  
şaşırdılar önce: bu çocuk ölü.  
koşun, yetişin, susun, dinleyin!  
amansız bir telaşeye verildi ortalık 
kaldı ki haklılar bunca figânda 
böylesine bir çıkmazın içine doğuyor olmak 
hoş bulduk yerine  
ağlamayı gerektirir 
ancak ölü olmak susturabiliyordur feryadı 
ne de doğru.  
oysa ömerinki 
ömerin susuyor olması 
geldiği yerden yolluk edilen rikkatti sade. 
belki de bundan  
ömere
ruh dediler sonradan.  

V.II. 
çocukluğu yıllar süren bir saygı duruşu gibi  
kendi kalbi hariç  
hiçbir teli titretmeden geçip gidince  
babası yanına çağırdı ömeri
on dördüydü 
bizimki avlunun sokak kapısına bakan tarafında 
karıncaları izliyordu yine 
karıncaları hep insanlara yaraştırırdı içinden 
insanlar gibiler 
bizler gibi sürekli bir şeylerin peşindeler  
işte, besbelli, görüyorum
o zaman niçin  
birer karıncadan saymayalım kendimizi?  
on dördünde bir çocuk 
işittiği gibi babasının tok sesini 
koştu balkonundan beniunutmalar taşan evine 
yeşil beniunutmalar 
ömer, dedi boynu her an toprağa düşecekmiş gibi olan 
artık burada olmayacağım 
sonra ellerini bir makine refleksiyle götürdü 
çocuğun kopup giden yüzüne  
ömer 
bizim ömer 
kalbinde açığa demirlemiş bir gemiydi babası 
zaten bunca yıl yanaşmamıştı 
burada olmaması artık neresine değer ömerin?  
başka bir yerde olacak mısın peki?
diye soruverince bizimki 
şaşırdı ve saklıdan korktu ufuktan ayrılmayan 
beklediği belki diz boyu bir çukurken 
derincesinden bir kuyu  
olacağım fakat 
-ah bu fakat yok mu  
ne de ustaca bulandırır kendiliğinden berrak olanı.
olacağım fakat bir sızıya benzeyecek.  
on dördünde bir evlat  
bir sızıyı kaç yerinden kavrasın?  
bunu şair bilemez 
oysa ömer  
bizim ömer anlayacaktı  
niçin birer karıncadan saymayız kendimizi.  
belki de bundan 
ömere
ruh dediler sonradan.  

V.III.  
arada  
binlerce gün yitiriliyor rotasız 
tıpkı on dördünde ömerin  
kopup giden yüzü gibi.  

V.IV.  
sonra gençlik  
simasına çakıl grisi döşeyerek geldi bizimkine 
gençlik ki  
ötekilerin bütün dudak büküşlerini meşru kılıyor 
gençlik ki  
ömerin bile kanını kaynatır diyorlar 
ömerin bile.  
ötekiler ömerden bahis açarken  
ağızlarının kenarında hep  
acemice gizlenmiş bir muhakeme dururdu.  
oysa hiçbiri  
ömerin kim olduğunu bilmez  
kim bu ömer?  
ömerin bile derlerdi bir başkası için sıfatlar biçecekken 
ömerin bile ağırlığınca bir niceliği var
ah ömer!
ötekilerin körpe zihninde
bir kıyas ruhuna dönüşmüştü şimdiden.  
o ise 
bunca panayırı umursamaz 
dünya üzerindeki hacmini 
şairin bilemeyeceği inadımsı bir çıkışla 
incecik rüzgarlardan bir parça daha ileri taşımazdı.  
derin bir keyif alıyordu ne yalan söylesin 
doldurulamayacak 
bu kadar çok boşluk olmasında.
yine de levh-i mahfuza yazılmış gibi bu yaşta 
kimseciğe de sezdirmeden 
aşık mı olmalı?  
ah ne budalalık!  
bizimki  
doğarken ağlamış ömerlerden olsaydı 
bu bir ihtimal haline gelebilirdi  
oysa ömer  
aşık olacak olursa şiir biter 
aşktır ki  
bulunamaz ise eğer  
diğer bulunamamışlar gibi  
sadece bulunamamış olmaz 
kaybedilmiştir de.  
belki de bundan 
ömere
ruh dediler sonradan.  

V.V. 
arada 
binlerce gün 
birbirine ayna tutuyor 
siz bakmayın ömer'in 
kimseciğe sezdirmeyişine.  

V.VI. 
geçtik ve nihayet ömer 
kırk ikisinde bir silüet.  
hani  
geceleyin yolculuklarda 
koca dağların dahi dönüştüğü gibi. 
kırk ikisinde ömer  
kendi varlığından eksilen boyutu 
her yerinden kavrıyor 
ve biteviye dolanıyor kendi ekseninde.  
ömer 
bizim ömer 
kendiliğiyle sınanan 
yahu, bir arpa boyu yol mu almalı artık?  
acaba lyralar ömeri mi çalmalılar?  
yoksa eksik mi bu armoni ömer olmadan?  
diye diye ömer  
oluşu kendinden bir batağın içine çekiyorken 
araya tekrardan  
hıncahınç bir fakat giriyor 
kimine göre en acı olanı fakatların 
fakat: ömer kırk üçünü görmeyecek  
öylesine yaklaşıyor bir sabah  
bir sabah ömerin 
yatakaldığı soğukça yerde 
sınanması bitiyor.  
soğukça çünkü 
...çünkü 
çünküsünü şair bilebilir.  
çünkü başka hatırların hiçbirinde 
en küçüğünden bir iz bırakmıyor ömer 
ne yaşıyorken o 
ne de yaşamıyorken 
hiç kimse duymadı
ruh ömer! diye seslenen başka bir kimseyi  
ömer 
seslerin içinde bir  
sessizlik gibi  
kendiliğiyle sınandı ve gitti 
bu yüzden  
ömere dair anlatacak 
ruh ömer oluşundan başka bir şey yok 
hiçbir şairin elinde.  

V.VII. 
ömer  
bizim ömer.  
belki de bundan ömer'e 
ruh dediler sonradan. 

Ahmet Hazar Ertaç
7/19