Ruh Ömer

I.  
ruhlar, 
bunca dehşetengiz muammanın içinde insan 
hastalıklı, nasırlaşmış bir eminlik ile  
ve kimi zaman 
başka bir hatırda tutuluyor olmanın sıcacık koynundan 
birdenbire kaçırılmış 
o derin su kuyularıyla benzeşerek 
hiç durmadan deveran ediyorken 
hep bir adım ötede 
yine de  
enseye öldürücü bir darbe teyakkuzunda sürekli  
izleyendir onu. 
izler,  
çünkü bu deveran 
hiddetli bir deveran bu.  
hiddetiyle çatlaklar bırakıyor  
zamanın ve mekanın atardamarlarında 
ruhlar ise usanmadan onarıyor 
kendi yaratılışına azıcık yaklaşanı. 
böylece tabiat  
sahiden bir tabiat haline bürünüp: 
sedirlerin daha bir yeşil oluşundan 
çınarların ve mağara ağızlarının 
kanın çok daha estetik oluşuna kadar 
bağrındaki kıyaslarla muhtevasını buluyor.  

II.  
onlar için 
yaşıyor, denilemez 
yaşamaktadırlar.  
bir eylemi eyliyor olmak ile 
eylemin kendisi olacak denli içinde bulunmak 
aynı olmamalı birbiriyle. 

her sabah bizlerle beraber uyanan 
her gecenin bizlerle beraber  
katrelerce daha oyduğu bir yasadan 
doğuyor olmalı farklılık.
aksi hâlde
insan olmak kudreti 
hem bu kadar içindeyken 
bu kadar da hariç olamazdı 
insanların kendisinden.  

III.  
insanların kendisi 
dönüşlülüğün  
bir çelişkiyle ulandığından başkası değil.  
çünkü dönüşler 
dönecek bir yer gerektirir ilkin 
insanın ise 
dönebileceği son yerdir 
yola çıktığı.  

çelişki 
süreksiz fakat 
yongalarından bir tek kendi birleşir 
çünkü nerede bir kavga varsa 
bayrağı tutan el 
daima elmaya uzanan o el oluyor 
uzanış hep o uzanış 
böylece tahayyül edilemez bir hızla sığlaşıyor  
tüm yasaların hep bir elden derinleştirdiği.  

IV.  
ruhlar bunu hatırlar 
zamanlardan hiçbir kubbe altında olunmayanıydı 
iki bilgenin  
göğün alacalığından az evvel  
bir kıyıya düşende yolu  
yeşil olurdu karşılarındaki muallak 
çünkü, mavi yoktu henüz 
yine de bu 
karıncaların denizlerden büyük olduğu anlamına gelmiyordu  
sonra gün ve gece  
böylesine iç içe geçmiş 
birbirlerini zehirleyen iki tutkun değildi 
gün 
neyi bir giz  
neyi bir göz ile görünen olarak 
yansıtması lazım geldiğini bilirdi bundan. 
misâllemek çoğulluğu gerektirmez 
yine de bir şeyi 
o şey 
sadece başka bir şey olmadığı için sevmek 
hafifletirdi omuzların solunu 
bunu bilmek yetecek.  

V.  
zamanlardan bütün kubbeler altında olunanı 
ömer 
ruh ömer 
ruhlardan ömer olanı.  
-çünkü bir yerlerde başka ruhlar da olmalı 
...çünkü 
çünküsünü şair bilemez 
ekseriyette naifçe taşlarızdır 
diyor biri 
kaldı ki bir ademoğlunu 
sıfatlardan ruh olanının yüküyle sınayalım 
olacak iş mi?  
şair sadece ömer olanı biliyor  
ömer, kendiliğiyle sınanan 
ömer 
ruh ömer 
ruhlardan ömer olanı.  

V.I. 
geceden habersiz günlerden birinde doğdu 
ne olup bitiyorsa evrende 
madde ve antimadde 
ölmek ve doğmak 
içine sinen amansız nedenselliği 
daha ana rahminde sezmişçesine 
boynunda kocaman bir rikkat muskası,  
sessiz ve sedasız.  
şaşırdılar önce: bu çocuk ölü.  
koşun, yetişin, susun, dinleyin!  
amansız bir telaşeye verildi ortalık 
kaldı ki haklılar bunca figânda 
böylesine bir çıkmazın içine doğuyor olmak 
hoş bulduk yerine  
ağlamayı gerektirir 
ancak ölü olmak susturabiliyordur feryadı 
ne de doğru.  
oysa ömerinki 
ömerin susuyor olması 
geldiği yerden yolluk edilen rikkatti sade. 
belki de bundan  
ömere
ruh dediler sonradan.  

V.II. 
çocukluğu yıllar süren bir saygı duruşu gibi  
kendi kalbi hariç  
hiçbir teli titretmeden geçip gidince  
babası yanına çağırdı ömeri
on dördüydü 
bizimki avlunun sokak kapısına bakan tarafında 
karıncaları izliyordu yine 
karıncaları hep insanlara yaraştırırdı içinden 
insanlar gibiler 
bizler gibi sürekli bir şeylerin peşindeler  
işte, besbelli, görüyorum
o zaman niçin  
birer karıncadan saymayalım kendimizi?  
on dördünde bir çocuk 
işittiği gibi babasının tok sesini 
koştu balkonundan beniunutmalar taşan evine 
yeşil beniunutmalar 
ömer, dedi boynu her an toprağa düşecekmiş gibi olan 
artık burada olmayacağım 
sonra ellerini bir makine refleksiyle götürdü 
çocuğun kopup giden yüzüne  
ömer 
bizim ömer 
kalbinde açığa demirlemiş bir gemiydi babası 
zaten bunca yıl yanaşmamıştı 
burada olmaması artık neresine değer ömerin?  
başka bir yerde olacak mısın peki?
diye soruverince bizimki 
şaşırdı ve saklıdan korktu ufuktan ayrılmayan 
beklediği belki diz boyu bir çukurken 
derincesinden bir kuyu  
olacağım fakat 
-ah bu fakat yok mu  
ne de ustaca bulandırır kendiliğinden berrak olanı.
olacağım fakat bir sızıya benzeyecek.  
on dördünde bir evlat  
bir sızıyı kaç yerinden kavrasın?  
bunu şair bilemez 
oysa ömer  
bizim ömer anlayacaktı  
niçin birer karıncadan saymayız kendimizi.  
belki de bundan 
ömere
ruh dediler sonradan.  

V.III.  
arada  
binlerce gün yitiriliyor rotasız 
tıpkı on dördünde ömerin  
kopup giden yüzü gibi.  

V.IV.  
sonra gençlik  
simasına çakıl grisi döşeyerek geldi bizimkine 
gençlik ki  
ötekilerin bütün dudak büküşlerini meşru kılıyor 
gençlik ki  
ömerin bile kanını kaynatır diyorlar 
ömerin bile.  
ötekiler ömerden bahis açarken  
ağızlarının kenarında hep  
acemice gizlenmiş bir muhakeme dururdu.  
oysa hiçbiri  
ömerin kim olduğunu bilmez  
kim bu ömer?  
ömerin bile derlerdi bir başkası için sıfatlar biçecekken 
ömerin bile ağırlığınca bir niceliği var
ah ömer!
ötekilerin körpe zihninde
bir kıyas ruhuna dönüşmüştü şimdiden.  
o ise 
bunca panayırı umursamaz 
dünya üzerindeki hacmini 
şairin bilemeyeceği inadımsı bir çıkışla 
incecik rüzgarlardan bir parça daha ileri taşımazdı.  
derin bir keyif alıyordu ne yalan söylesin 
doldurulamayacak 
bu kadar çok boşluk olmasında.
yine de levh-i mahfuza yazılmış gibi bu yaşta 
kimseciğe de sezdirmeden 
aşık mı olmalı?  
ah ne budalalık!  
bizimki  
doğarken ağlamış ömerlerden olsaydı 
bu bir ihtimal haline gelebilirdi  
oysa ömer  
aşık olacak olursa şiir biter 
aşktır ki  
bulunamaz ise eğer  
diğer bulunamamışlar gibi  
sadece bulunamamış olmaz 
kaybedilmiştir de.  
belki de bundan 
ömere
ruh dediler sonradan.  

V.V. 
arada 
binlerce gün 
birbirine ayna tutuyor 
siz bakmayın ömer'in 
kimseciğe sezdirmeyişine.  

V.VI. 
geçtik ve nihayet ömer 
kırk ikisinde bir silüet.  
hani  
geceleyin yolculuklarda 
koca dağların dahi dönüştüğü gibi. 
kırk ikisinde ömer  
kendi varlığından eksilen boyutu 
her yerinden kavrıyor 
ve biteviye dolanıyor kendi ekseninde.  
ömer 
bizim ömer 
kendiliğiyle sınanan 
yahu, bir arpa boyu yol mu almalı artık?  
acaba lyralar ömeri mi çalmalılar?  
yoksa eksik mi bu armoni ömer olmadan?  
diye diye ömer  
oluşu kendinden bir batağın içine çekiyorken 
araya tekrardan  
hıncahınç bir fakat giriyor 
kimine göre en acı olanı fakatların 
fakat: ömer kırk üçünü görmeyecek  
öylesine yaklaşıyor bir sabah  
bir sabah ömerin 
yatakaldığı soğukça yerde 
sınanması bitiyor.  
soğukça çünkü 
...çünkü 
çünküsünü şair bilebilir.  
çünkü başka hatırların hiçbirinde 
en küçüğünden bir iz bırakmıyor ömer 
ne yaşıyorken o 
ne de yaşamıyorken 
hiç kimse duymadı
ruh ömer! diye seslenen başka bir kimseyi  
ömer 
seslerin içinde bir  
sessizlik gibi  
kendiliğiyle sınandı ve gitti 
bu yüzden  
ömere dair anlatacak 
ruh ömer oluşundan başka bir şey yok 
hiçbir şairin elinde.  

V.VII. 
ömer  
bizim ömer.  
belki de bundan ömer'e 
ruh dediler sonradan. 

Ahmet Hazar Ertaç
7/19

Uçuyor Diye Vurulan

nihayetinde herkes
kendi ölümüne benziyor

kuytusuz
peygamber sadeliğinde yürüdüm
yüzümü ısrarla eksilten sokak
olup bitenden de hiç haberim yoktu sahi
geceden
vapur korkuluğunun soğuğu inende
onlar da inmişler
yakalarında kendi karanfilleri

işte yürüdüm
ardımdan ağını örecek
örümcek yok
ardımdan bakan herkes anlayacak
kaçıp sığındığımı
oysa topraktan beri ağlarım bu hirada
uçuyor diye vurulan
uçuyor diye vurulan
uçuyor diye
kuşlara

işte anladım
tuhaf olduğunu kabul edince
başlıyor yaşam


Ahmet Hazar Ertaç
12/18
Labirent Fanzin, Üçüncü Sayı

Kusursuzluk Övgüsü

... Acis'e
İnsan insana yağmurdur da İnsan kendinin sonbaharıdır dedim Döndüm, Kusursuzluk övgüsüdür yüzün Gözlerin arkheyi hüzün dayatır misal Bir cevabın var mı? Hangi gökyüzü zerresine sıkışıp kalmış Titrek bariton huzurusun aidiyetin? Sözgelimi hangi kavgamdan kalan enkazsın? Ya da kaç bin yıllık geçmişin telafisi?
Döndü, Dokunulmamış orman rengiydi gözü Bakışlarında yaz çürüğü bir mevsim Ben şiir sevmem dedi, haklıydı Balıklar asla bilemezdi ki Dünyanın dörtte üçü sudur.
Ahmet Hazar Ertaç 3/18
Labirent Fanzin, İkinci Sayı

Zaman Biz Kör iken Kesişir

Böylece geceler geçti
Kan çanakları, şakak sancısı, 
avurtlarımda beyaz

Sonra hissiz bir karanlığa evrilişi boşluğun
İçime mutlak sınırlar çizercesine
Tepetaklak ve katı
Misâl, birkaç adım ötelenmesine dünyanın

Ve insanın hep şuracığında kalışına
Şahit olduğumdan
Hangi şarabı döksen toprağa 
acır derim
Acır ve geçer geceler
Penceremde hiç volta atmamışçasına.

Böylece günler geçti
Aşıp belirsizliğin akşamüstü çizgilerinden
Belki de değer diye yedi katına göğün
Durmaksızın anlattım, yorulmadan sustum
Bazı da bir mektuba uysun diye eğip büktüm
Kaç harf biliyorsam kaç hece
Kaç özlem kaç hata ve anı
Sonra başka bir gün koyarlar önümüze
Herhalde budur deriz hep 
en dayanılmaz olanı.
Nihayet öyle bir gün gelir öğreniriz
Hep bir sonraki dizesi 
daha da acıklıdır ömrün
Ve hep ardı başka bir gün
Işığın biz kör iken yaratıldığı
Sonra da gelip geçer deriz günler
Uykulara hiç teslim olmamışçasına.

Böylece yıllar geçti
Hayatın boşluklarından sızarken zaman

Her şey terk etmişti dünün aynasını ben hariç
Hariçtim ve kendi boşluklarımı seyrettim
En az kendim kadardılar.
İki bayık göze bulut kokulu tütün

Yargılar doğurdum kendimce nedir bu
Nedir bu bilmiyordum ve eksik

Üstelik iz bilmediğim şehirlere düştüm ani
Sora sora bulup içimin yolunu
Katı, yaşımdan çok
binalara küfrettim.
İşte böylece yıllar geçti
Hâlâ bilmiyorum ve eksik
Hâlâ hürriyet şarkılarında dilim
Sanki ömür, 

ölümden zincirlere vurulmamışçasına.

Ahmet Hazar Ertaç
5/18

Acis'in Alnında Bir Bozkır

Sarı bozkırlar düşlüyorum
Alnında sarı boşluklar
Alnında upuzun günler
Alnında, toprağı yakan ter
Ey Acis!
Güneş battı az evvel
Bilmem nerenin bozkırındadır şimdi
Bugünlük onu boşver.
Çocuklar masal örüyorlardır
Onları dinleyelim
Yâhut uyuyalım 
Karşılanmak ister güneş
Karşılanmak ister
Bozkırdan geçecek tren.

Hadi kalk Acis!
Çocuklar çoktan koştular
Minik ellerinde kocaman taşlarla
Treni bekliyorlardır
O istasyonsuz treni
Bozkırımızdan, sadece gelip geçen treni
Bilmiyorum neye sinirleniyorlar
İstasyonsuzluğumuza mı
Yoksa bize mi Acis
Yoksa kendimiz miyiz
Her gün taşladığımız tren
Yoksa bu çocuklar
Bozkırlarda mı gömülü?

Ahmet Hazar Ertaç
12/17

Birkaç Yüz Yıl

Uykusuzluk,
Ruhun apartman boşluğudur
Pencerelerde çicekli saksılar olmayan
Ve ok gibi saplanır geceleri sırta
Hüzün, keder veya neyse adı
Birkaç yüz yıldır böyleyim, şaşırma
Kozasız kelebekler kusuyor bağrım
Bilincim rotasız ve daim açık
Ardı tuzak dolu kapılar gibi
Doktorlar insomnia diyor buna
Minik bir serçe ise kaybolan yıllar
Ne serçe yalan söyleyebilir bana
Ne de gittiğim suratsız doktorlar

Maruzattan öte,
Bir saplantı yormak vaktidir şimdi
Ağlamayı bile öğrenmeden henüz
Ağlamaklı dizeler yontmak
Ağlamaktan da zormuş oysa
Söylemedi bunu kimse
Her neyse,
Tek şekerli olsun bütün çaylar
İskandinav boylarına benden selamlar!

Ahmet Hazar Ertaç
6/17

Ada ve Mavi Kuş

ıssız adaların
en güzeline...


I
Uzak okyanuslar ortasında,
Denizlerin tenha dalgasında
Bir küçücük ada
Kimse görmemiş,
Hiç gidilmemiş.

II
Bir mavi kuş
Boşuna uçmaktan,
Artık yorulmuş
Çünkü açık denizlerde yitirmiş
Yolunu ve kendini.

III
Sonra mavi kuş
Tam düşecekken bulmuş
Ve inip biraz
Dinlenmek istemiş
O küçük adaya
Ansızın konmuş

IV
Merhaba demiş ada
Neden kondun ki bana?
Ben çorak ve ıssızım
Çok karanlık ve ışıksızım

V
Cevap vermemiş mavi kuş
Merhaba diyip susmuş
Çünkü ada anlar sanmış
Ne değerli ve güzel olduğunu
Bir yorgun kuş için
Okyanus ortasında

VI
Fakat ada susmamış
Azıcık inatçıymış
Beni kimse sevmez demiş
Neredeyim bilmez demiş
Ben alıştım buna
Sen de durma burada

VII
Biraz şaşırmış mavi kuş
Birazcık da korkmuş
Çünkü ilk kez görüyormuş
Sevilmekten korkanı
Sonra dönüp sormuş
Neden istemiyorsun durmamı?

VIII
Ada biraz sinirlenmiş
Çünkü duramazsın demiş
Ben çirkin ve uzağım
Belki de senin için
Bir tuzağım
Ya bağlanırsan bana?
Ya uçmak istemezsen bir daha?

IX
Biraz durmuş mavi kuş
Sonra açıkça konuşmuş
Benim işim uçmak demiş
Bir yerlere konmak demiş
Sen güzel bir adasın,
Çirkinliğe uzaksın
Koca okyanus ortasında
Umut veren bir duraksın
Ve ben yoruldum artık
İzin ver de durayım
Bağlanırsam bağlanayım
Belli bile etmem sana
Söz.

X
Olmaz demiş küçük ada,
Yalan söyleme bana.
Sen belli etmezsin ama
Ya ben bağlanırsam sana?

XI
Mavi kuş durup düşünmüş
Biraz da gözyaşı dökmüş
Çünkü karanlık okyanusta
Son ışığı da sönmüş.

XII
- Gitmeden bir kez iyi geceler de bana, içten.
+Diyince her şey bitecek mi? Işık sönecek mi?
- Evet.
+İyi geceler, içten.
  Mavi kuş havalanmış...


Ahmet Hazar Ertaç
4/17

Toz ve Portakal Çiçeği

Beş basamak merdiven
Üçüncüsünde durdum,
Yoruldum
Kudretli bir volkan sönüyor gibiydi.
Beş adımdı aramız
Üçüncüsünde durdum,
Güldün
Bütün şehir lunaparka kesti.

Sonrası tuhaf zamanlar seli
Birtakım lahzalar işte, koyver
Ne bilerek ne isteyerek
Görünür-görünmez ve abstrait mor
Örneğin birkaç kuyu kazdılar -idi
Ötekinden berikine
Ve göğüs kafeslerimden
Dökülen yalanlara 
Eşlik etmiş -idi
Biraz dumanlı birkaç begonvil 
Salınarak duvar üstlerinden,
Bu bildiğin kader -idi
Bildiğim kadar -idi

Belki de bundandır,
Bundandır elbet
Nicedir gözüme toz kaçmıyor
Bir de
Ölen portakal çiçekleriyken
Gömülen ben oluyorum.

Ahmet Hazar Ertaç
4/17

En Çok Nereyi Seviyorsan Şehrinde

En çok nereyi seviyorsan şehrinde
Seni orada bekleyeceğim
Keskin ikilemlerden doğmuş yaralarla
Kalp dediğin nihayetinde et parçası
Kaç darbe yemişse o kadar yumuşak
Sahi kaç gün daha böyle geçer?
Soluksuz, bakışsız ve düz
Bir şeylere ihtiyacım var
Zamana
Merhametli bir yalana
En çokta kafanı göğsüme yaslamana
Saçmalıyor da olabilirim
Bundan doğal ne var?
Adını bile daha önce duymuştum
Adına daha önceden de aşık olmuştum
Fakat gel gör ki
Gözlerine şiir yazamam
Bizi oraya çeken her neyse
Ki bunun adı elbette sabır
Acılarımızla bağladı
Şimdi
Ellerimde yumuşacık bir kalp var
En çok nereyi seviyorsan şehrinde
Seni orada bekleyeceğim
Gel
Al.

Ahmet Hazar Ertaç
3/17

Gecedir Bu

Sor ki ne denli yitirmişim
İki parmağım arası duman
İki insan arası uzak

İki göz birbirini görmezse
Gecedir bu
Kurulur mahşer yeri
Sonra kurulur saatleri sabahın
Sor ki niye bakarım böyle garip
Böyle güzaf
Böyle nafile
Çünkü çöküyor gece
Bilmem ne desem anlarsınız
Başlı başına bir sebep
Aynı zamanda 
Sabaha varan sonuç
Ve göğsüme kapkara bir yük
Zirâ her dirilişe
Bir ölüm lazımdır ilk.

Ahmet Hazar Ertaç
2/17
Giriftar Dergisi / Mart 2017

Yaratılış Özgürlüğü

Bir yola mecbur kılınmışım ki
Görebilmek sonunu kibir demektir, çok açık
Zira yol topraktan, yolcu topraktan
Ve görünen tek şey gözü kör eden ışık, bakamam
Ne olur, sefaletime saygı duy!
Sana monologlar göndereceğim eski kitap kokulu
Fakat şu an sus, her gerçeğim bir yalana tutunmuşken
Yanına gelmem acılar doğurur
Özgürlüğüm, acziyetim kadar en fazla
O yüzden tutamam elini, uzatma
Sorun, sorularının ta kendisidir anla artık
Cevapları yaratılıştan dahi eski
Ben bilemem şüphesiz
Özgürlüğün iradeye çıktığı yerde gömülmüş
Elest bezminin altında yeminim saklı
İnsan olmak istemişim ne tuhaf
Hem yükselip hem çakıldığım
Bir adem mührü ile yaratıldığım
Ve bu topraktan yola zaruri bırakıldığım yerde
Çakılı kaldım
Ne gidebilirim ne de gitmek isterim zaten
Ben özgürlüğümü Allah’a satıp
Kendimi almışım
Çok önceden.

Ahmet Hazar Ertaç
1/17
Giriftar Dergisi / Şubat 2017

Aynı

Bu muğlak senaryolardan bıktım elbette
Ucu, kendi başına çıkan yollarda
Ne işimiz vardı bizim?
Ne arıyorduk ki sahi?
Hiçbir şeyin aranarak bulunamadığını
Bildiğimiz halde üstelik
Bir ipin ucunu tutuyoruz gülerek sonra
Bir ezgi, bir cümle, olmadı bir tebessümden
Çekmeye başlıyoruz nedense
Sanıyoruz ki kafamızı çevirip
güneşi buyur eden pencerelere bakınca
Gerçekten farklı olabilir bir şeyler
Bir ihtimal muaf olabiliriz her realiteden
Belki bağışlanır insan olmak suçumuz
Attığımız her adım safi 
Fıtratı su götürmez bir merhamet olan kuşların
Samimi memleketlerine götürür bizi
Fakat ölü bir şair yanında götürmemiş şu dizesini
Kuşlar da kaderle uçuyor
İster inan, istersen reddet
Ve hatta istersen küfret 
Bilki hiçbir şey değişmiyor
Bin yıllık ağaçların kökleri dahi aynı
Kuşkuyla baktığım gökyüzü aynı
Anlatmaya çabaladıklarım hep aynı
Sen bile aynısın hâlâ
Biraz olsun değişebilsen
Ucu, kendi başına çıkan yollarda bırakıp
Ne varsa küfeme yüklenmiş
Gelirdim yanına.

Ahmet Hazar Ertaç
1/17

Konuşamayanlar

Şimdi ne çıkıverse ağzımdan küfre çalar
Tüm kavramların sıkıştığı gibi
Sol omzunun üstüne
Yahut tren istasyonları soğuktur
Ve otogar bankları gibi sonsuzluğun ucu turuncu
Ucu yoktur fakat
Tüm evrenlerde iki mesafe arası
İki sigara arası gibidir aslında kısa
Kısa biliyorsun evet, evet artık kente döndüm
Bunun incir ağacıyla bir alakası yok hayır
Yok zaten bir incir ağacı artık
Belki de sol omzunun üstündedir yokla
Yokla ki gör her şey sıkışmış orada
Şimdi ne desem sana
Ne demek istediğime çıkar
Bu yüzdendir işte
Konuşamayanlar, yazar.

Demiş ki Lidar, çok şey demiş ama
Aslında o kim bilmiyorum desem yeridir
Ve onurlu Muhsin ünlü bir adam fakat
Tanımıyorum onu da affedin

Ah Muhsin! ve Lidar
Ne de büyük ontolojik arızalar
Beni affedin diye bağırır bir Fransız -on ikiyi on geçer-
Lidar ve Muhsin affeder
Çünkü onlar konuşamayanlardır
Onlar yazar.

Ahmet Hazar Ertaç
1/17

Dönüp Dolaşıp

Odamdaki kum saatini ters çevirdim az önce
Bunu bana kim vermişti sâhi?
Ama zaman senin için aksın demişti
Hatırlıyorum
Ben ters çevirdim sonra
Ters çevirdiler onlar
Zaman benim sanmıştım bir an
Olmadı

Bir daha hiç göremeyecek olmam seni
Unutmam anlamına mı gelir?
Veya koca bir şehri yakarak yok edebilir miyiz?
Ben şehri sevip, sigaralar yaktım
Sonbaharın yuva yaptığı parklarda
Keşke bunun için de dua etseydi biri
Etmedi

Sonra denize iki taş atmışlar uzaklarda
İki şiir kitabı gibi kırmızı ve mavi siyahımsı
O kitaplar ki kıyımıza vurmuş dönüp dolaşıp
Osman söyledi gelip geçenlerde
Dedim ki belki bunlar sarar yaralarımızı
Abi dedi dün Osman
Sarmadı

Peki ya dedim
Dönüp dönüp başa gelmek nerede yazılı?
Mesela durmak isteyip
Duramamak kavramı
Yüz yıllık bir ağaç gibi sabit
Alengirli sözlüklerde dahi yoktur
Kaldı ki gidip kime anlatayım seni
Belki ben bile sıkılmış olabilirim 
Ya da Osman bunlardan
Cesaret edip susayım demiştim 
Yine olmadı

Hazar Ertaç
10/16

Kızıldeniz'in Öteki Ucu

Şu ağustos'un bir sırrı var bilirim
Temmuz'a dahi söylemez, geçtim eylül'ü
Gerçi seni de geçmiştim ne komik
Hatta geçmişin dahi geçtiğini söylerler bak o da komiktir
Fakat bazı gemilerin içimizden geçtiğini gördüm
Gördüm ki veda edecek mecalimiz dâhi yok
Çünkü yokluk saf ve temiz bir güzellik sırtlamış
Biz kirli oyalamasına boyun eğerken varlığın

Hani sana defalarca söylemiştim ya ben
Hani gecelerce anlatmıştım sen beni duymuyorken
Ne aciz yaratıktır şu insanoğlu diye
Sana gökyüzünün her zerresini vermek isteyip
Oysa tek yıldız dahi çok uzakken bana
Binlerce yıllık günah
Ve milyonlarca yıllık bir affediliş kadar uzakken
Veremediğim o gece anlamıştım
Anladım ki insan, şeytandan bile nankör
Anladım ki şeytan, mızrağı soktuğumuz çuval
Ve sen, Kızıldeniz'in öteki ucundasın
Ben Musa ve elimdeki asa değilken
Demektir ki
Masumlar duymuyor günahkârları cennetten
Zira o gece duymuyordun beni
Ya bombalar eşlik ediyordu o şiirlere
Çocuklar kurşunla, biz utançla ölüyorduk
Ya da sesimi bastırmıştı bahsettiğim gemiler
Zaten her ihtimal bir cehennem değil mi
Her halükârda ölmüyormuşuz gibi bakma hayata
Ne desem boş çaresizliğidir yaşamak dediğin
Ve sen zaten beni duymuyorsun ki

Ahmet Hazar Ertaç
8/16

Trenler

Ben yeşil çınarları sevdikçe
Odam bir incir ağacına bakar
Hiç gitmediğim şehirleri özlemek gibi
Çıkmaz sokaklara bağlanır her yol
Ben gölgesine hasretimdir yeşil çınarların
Fakat incir ağaçları eşlik eder bütün zamanıma
Ve o hain kum saatlerine hükmetmek isterim bazen
Onların bana hükmettiği gibi şuursuzca

Ben seni sevdikçe
Penceren başka gökyüzüne açılmış
Kuşlar saadeti taşır kanatlarının altında göreceksin
Göreceksin ki, o çıkmaz sokaklara senin ismin verilmiş
Başka gökyüzünün yıldızları aydınlatmış gecelerini
Fakat o yıldızları da aydınlatan bir güneş varmış
Göreceksin ki bazen şimşekler çıkacak yoluna
Ve bazıları çakacak sorgusuz hayatının ortasına
Ne bileyim, kader oturtur sanmıştım her şeyi rayına
Ben trenleri devrilmez bilirdim
Ne bileyim

Ahmet Hazar Ertaç
8/16

Büyük Şairlerin Derin Ahları

Bir çiziktir bu vefakâr ölü
Hiçbir zemin senin kadar çarpmaz
Ve zaman bu denli akmaz ölü
Sana biraz kübist baş ağrısı
Dehşet dolu manzaralar
Garipten bir şiir
Zarif gözyaşlarının oğludur ölü
Gönderdim, kabul ola
Ve affola

Biliyorum, yıldızları seviyorsun
İzlemeyi en çok, zira dokunamıyorsun
Ben de bir ruhu seviyorum ölü
İzlemeyi ama, dokunamıyorum
Bu bana senden kalan bilinmez ölü
Büyük şairlerin derin ahlarıdır
Ne hakikatli yaşar şu ölüler
Çünkü yaşayanlar basit bir ölü
Ve üstünkörüler

Ahmet Hazar Ertaç
7/16

Çiçekler ve Kafalar

Şu kiraz ağacı meyvesiz
Bu dahi bir şey hissedememekle alakalı
İsterdim ki sana vereyim koparıp
Tek bir an bile samimi olmuş
Tüm çiçekleri ve kafalarını bu dünyanın
Ve eşsiz var olabilme olgusunun
Yokluğu dahi benim olsaydı
Yine senin olsun isterdim çaresiz
Çünkü biz, bizim olsun istediğimiz her şeye
Zaten bizim olan her şeyi verebiliriz
Galiba böyle böyle kaybedebilmekle meşhuruz
Biz ki karın ağrısıyız bu cihanın
Ve milyon zamanda biriyiz sadece
Evvelinden bihaber koca kainatın

Şu yıkılmaz bencilliğimiz
Bu da duvar gibi olabilmesiyle alakalıdır kalbin
İstemezdim böyle olsun her şey
Yaşadıkların ve yaşayacakların
Ve seni içinde yaşattığım metaforların
Elimde olsaydı tüm yaratılanların kaderi
Ellerine bırakırdım yine çaresiz
Getirebilesin diye yan yana
Evrenin dört bir yanına dağılmış
Sonsuz suretteki ayrı ve gayrısını
Ve bitirebilesin diye tutup en başından
Beynimize zamansız saplanan sancısını
Evet, bizler ki hep döneriz en başa
Çünkü milyarlarca bilincin anlamsızlığıyız
Uslanmaz ve sefil muammalarız
Ve hatta varlığı dahi
Kendisinin olmayanlarız.

Ahmet Hazar Ertaç
7/16

Soru İşaretleri Üçlemesi

Soru İşareti  -I-
Bilirsin,
Vakit öğlen sonrasıdır
Dört buçuk gibi
Günlerden cumartesi
Fakat cuma da olabilir
Kimsenin beni tanımadığı
Bir sonbahar günü işte
Ütopyalardan biri
Campanella hâlâ diri

Soru İşareti  -II-
Şimdi biz,
Kaderi kafiyesiz yazılan
Adamlarız ya
Ben bunu istememiştim
Yine de teşekkürler

Allah'ım
Güzel olmuş

Soru İşareti  -III-

Döndüm ona,
O dönmedi.
Sonra o bana dönmüş
Ben dönmemişim.
Babam bunu hissetmiş.

Ahmet Hazar Ertaç
7/16

Biliyorsun


Nerede mânâlar? Olması gerekenler hani
Bizi mütemadiyen çıldırtan bu gri materyal
İçinde olduğumuz boşluğun bir rengi yok
Evlerin çatısında bembeyaz huzur
Biliyorsun, göğe bakmak vakti değildir şimdi

Peki ya, 

Sandıkları gibi bir insan olmak 
sorumluluğumuz var mıdır?
Biliyorsun, 

Allah’ın yokluğu kadar yoktur.

Ahmet Hazar Ertaç
6/16