Diğerleri


İçeri ve Dışarı Meselesine Dair Kısa Bir Diyalog

Kafalarımızı nicedir meşgul eden ‘’Bilincin dışına bir adım mümkün müdür?’’ sorusundan yola çıkılıp, ‘’Sanrılarımızı paylaşabiliyorsak bilinci neden paylaşamayalım?’’ sorusuyla devam edilen ve yirmi iki dakika süren bir sohbetin ses kaydının dikte edilmiş hâlidir. Sohbet, SP’nin aniden gelen bir obsesyon kriziyle sekteye uğramış ve devamı kaydedilmemiştir.

Safâ Pektaş: Kültürün ve insanlığın kolektif geçmişinin, insanın bireysel anlamda kendisini hırpalaya hırpalaya buraya kadar getirmesiyle birlikte ‘’hakîki hakîkate’’ yaklaşılan bazı noktalar ortaya çıkıyor. Şu ki, kelimeleri kullanıyorsak, bu kelimeleri kullanırken yarattığımız söz dizimi bilincini paylaşıyoruz. Çünkü kelimelerin üstünde o cümlelerin söz dizimi tamamıyla bize ait. Noktalama işaretleri de bize ait. Bunların hepsi bir metodolojiyle geliyor. Bu metodolojiyi bir kez öğrenip unuttuğun ve yeniden kullanmaya başladığın zaman (bilinç dışı düzeyde) artık kendi özgün seslerimiz olmaya başlıyor. Bu noktada, bir anlam ya da algılama düzeyinde değil, duyumsama düzeyinde (bilincin dördüncü, beşinci katmanlarında) bir başka bilinçte yaşayabiliyoruz. O bilincin altıncı, yedinci katmanlarındaki düzeylerinde yaşamayabiliriz, ki eğer yedinci katman o bilincin hakîki hakîkate en yakın noktası ise (kişi bile kendi hakikatine yakın değil) benliğin oluşturduğu hakikatler silsilesiyle baş başa kalıyoruz. Orası uçup giden bir nokta ama orada bile iki buçuk milyonluk hikâyelerimiz var aslında.

Ahmet Hazar Ertaç: Fakat yola kendi kelimelerimize yüklediğimiz kendi anlamlarımızla çıkıyoruz. Çünkü her bilincin kendi tecrübeleri biriciktir ve bu yüzden, bilincin bir diğer katmanına geçerken başka bilinçlerden (ödünç) alınan anlamlar her hâlükârda kendi anlamlarımızın yanında çok silik bir tezâhüre sahip. Yani kelimeler, cümleler, söz dizimleri gibi iletişim düzeyindeki bütün bilinçler arası paslaşmaların anlam ve algılama zeminlerinde bir bilinç paylaşımı yahut ‘’dışarıya bir adım’’ olarak nitelendirilmesi en nihayetinde eksik kalıyor.

SP: Ben anlamı ikinci katmandan sonra yok ediyorum. Üç, dört ve beşinci katmanlarda anlam yok, ‘’sesinleme’’ var. Bu sesinlemeleri ortak bir paydada yaşadığın zaman ona bir anlam atfetmiyorsun, yalnızca bir hemhâl olma durumu söz konusu. Bu bir tavır, bilincin bir duruşudur.

AHE: Maalesef buna katılamıyorum. Çünkü sesinleme bile, yani bir bilincin diğerine iştirâk eğilimi gösterdiği en keskin noktada dâhi kendimize amansız bir bağlılık, bir kök salmışlık var. Daha net ifade etmem gerekirse, bilincimiz bir başka bilinci sesinlemeye çalışırken dâhi, aslında kendisine dâir algılara boğulmuş bir vaziyette yapıyor bunu. Yani ortak bir payda bana göre (en azından pratik düzeyde) söz konusu değil.

SP: Zaten kendinden tamamen bağımsız olarak bir başka bilinci sesinleyemezsin. Diyorum ya, yedinci katmanlarımız bile kendi hakîki hakikatlerimize yakın değil. Sadece ona yaklaşma çabası bu. Temel tartışmamızda, kimsenin kimseyi anlayamacağını biliyorum ve yıllardır bunu yazıyorum zaten. Bütün çabam, hakîki hakîkate en yakın noktaya gidebilmek için.

AHE: Hakîki hakîkat dediğin ölüm müdür?

SP: ‘’Muhtemelen’’ değil. Hakîki hakîkat dediğim mevzu, hiçbir şekilde sesinleyemeyeceğimiz ve anlayamayacağımız bir şey.

AHE: Öyleyse Tanrı’nın kendisidir.

SP: Tanrı’ya evren dersek mümkün. Sadece belirli imgelerle ve anlam atfetmelerle varlığını hissedebileceğimiz bir şey. Kelime düzeyine düştüğü anda yok olan bir şey bu arada.

AHE: Neden Tanrı’ya evren diyoruz? Evrenin bütün somut muhtevâsının anlamı dışında, şu an bizim tartışmamızdaki yeri nedir?

SP: Onun sürekli genişleyen bir şey olması.

AHE: Peki sesinleme eyleminde nereye tekâbül ediyor?

SP: Başlangıçtan itibaren var olan her şeyin bilgisi, bilincimizde bir yerlere kayıtlı olabilir. Senin cümlelerinle, nereye gidersek gidelim hiçbir şey zihnimizin dışında değil. Onun için ben de sende varım, sen de bende varsın zaten. İnsan insanda var.

AHE: Her şeyin bilgisinin bizde kayıtlı olduğu da bir muallâk. Hepten bir empirist gibi bakmasam da bu konuda Descartes gibi ortadayım. Bir şeylerin bilgisine doğuştan sahip olabiliriz; Tanrı’nın, benliğin, doğadaki geometrinin vs. Ama bir beyin fırtınasında bütün bilgilere sahip olduğumuzu kabul edelim, yani tıpkı evren gibi, (yeni nöral bağlantılarla) bilincin de sürekli dışa doğru genişleyen ve bu yüzden aslında bir dışarısı olamayacağını, onun her şeyi kapsadığını ve dolayısıyla başka bilinçleri de kapsadığını söylüyorsun, sesinlemenin de tam bu yüzden kaçınılmaz olduğunu. Fakat bu durumda iki sorunla karşı karşıya kalıyoruz. Birincisi, yeni nöral bağlantılar kuramadığımız ve hâli hazırdakilerin de yitip gittiği bir nokta var hayatımızda. Sonrasında ölüm geliyor zaten. Kaldı ki evrenin de bir noktada genişlemesi durup içine doğru çökeceği ve kendi ölümünü yaşayacağı mâlum. Öyleyse sesinleme sonsuz bir eylem değil ve bahsettiğim ‘’içe doğru çöküşün’’ başladığı noktaya kadar başka bilinçleri sesinleyebilsek de o noktadan sonra bu mümkün olmayacaktır. Bugün için gerçek olanın yarın için olamayacağını da düşünemeyiz. İkincisi, evrenin kendi içinde mi yoksa başka evrenlere doğru mu genişlediğini bilmiyoruz, başka evrenlerin var olup olmadığını bile bilmiyoruz. Ama ne yazık ki başka bilinçlerin en az kendi bilincimiz kadar var olduğundan eminiz. Dolayısıyla bu analoji tam yerine oturmayabilir ve hâlâ bir dışarı olup olmadığını bilemeyiz. Evet, bilincin en dışının dâhi zihnimizin dışında olmadığını söylüyorum ama buradaki ‘’dış’’ uzak anlamında, yani yine içinde kalıyoruz.

SP: Bilginin kaynağı probleminde değinmek istediğim bir nokta daha var, Jung’un bahsettiği arketipsel imgeler. Yani zaten bir şeylerin bilgisine sahip olarak dünyaya geldiğimiz muhakkak. Temel tartışmamızda ise buraya kadar, bilinçten dışarıya bir adımın imkânsız olduğuna dair hemfikiriz. Fakat ben bunun sürekli dışarıya adım atmaktan dolayı dışarıyı içeri hâline getirdiğimiz için imkânsız olduğunu söylüyorum, sen ise içeride hapis olduğumuz için imkânsız olduğunu söylüyorsun. Bir insan olarak var olurken, duyumsama alanımıza çarpan birçok uyaran var. Biz sırf bu yüzden onların gerçek olduğunu sanıyoruz. Esasında bu da bir varsayımdır. Yani burada otururken karşımızda duran şu kitapların var olduğunu ‘’sanıyoruz’’, çünkü onları görüyor ve dokunabiliyoruz ama bu kitapların burada olmama ihtimali daha yüksek. Bunun gibi, kişi duyumsama alanı genişledikçe gerçekliğinin o olduğuna inanıyor. Halbuki, bu yalnızca algılamaktır. Buradaki ironi ise, duyumsadıklarını algılarınla perçinleyemediğin zaman hakîki hakîkat yolculuğuna başlayamıyorsun. Ama bu durum anlattığım gibi bir yandan da gerçekliğin ne olduğunu bulandırıyor.

AHE: Ki zaten, bizim burada olmamız veya bütün bunların bir sayıltı olması, bu kitapların burada olmama ihtimalinin daha yüksek olması, var olan her şeyin ihtimalini sonsuz bölü bir yapıyor. Ama bir yandan, geriye kalan her şeyin de ihtimali bir eksi sonsuz bölü bir olmuş oluyor. Var oluşun bu matematiğine göre, aslında gerçeklik çok daha yüksek bir ihtimalle şu an yaşadığımızın dışında bir şey. Fakat, bilincin var olan mı yoksa var eden mi olduğu problemini açığa kavuşturmadan, sanıyorum ki bu analoji de yetersiz kalacak.

SP: Evet, bütün kadim söylemlerde beden zaten bir zincirdir. Fakat bedenin içindeyken hakikatin bilgisine sahip olsak da ona ne kadar yaklaşabileceğimizi bilmiyoruz. Benim biraz canımı yakan kısım burası.

AHE: Evet, kesinlikle, ‘’can yakan’’.





DÜŞÜNMECELERİM
BİR
                                                      

Herkes bir şeylere inanıyor. Hiçbir şeye inanmıyorum diyenler bile, inanılacak hiçbir şey olmadığına inanıyor. İnanmak, bir eylem olarak istisnasız her insanda ortaya çıktığına göre, buradan kolaylıkla, inanmanın -mutlak- doldurulması gereken bir boşluk olduğu sonucuna varabiliriz. Düşünme eğiliminden çok, kabul etme veya reddetme eğiliminde olan zihinler ise, kimi zaman yitip gidenin inanmanın kendisi olduğu yanılgısına düşüyor. Oysa değişen -kimi zaman da tamamen yitirilen- inancın nesnesidir. En temel farkındalığımız olan ''kendilik'', güneş ve ay, gece ve gündüz, aslında hep bir inanç nesnesi ve bunların içinde en zayıf olan nesne başta bahsettiğim ''inanılacak hiçbir şey olmadığı'' inancı olmalıdır. Zirâ hem nitelik olarak hem de nicelik olarak ''hiçliği'' barındırıyor. Gel gelelim ki, böylesine güçlü ve muğlak olan bir iddia, bu nesneler içinde en zayıfı ise, nasıl bir nesne inanma boşluğunu tamamen tatmin edebilir? Bu ancak sonsuz bir kudrete sahip ve diğer tüm nesneleri içinde barındırabilecek bir nesne olmalı, yani her şey: Tanrı fikri. Hiç kimseye Tanrı'nın varlığını ispatlamaya çalışmıyorum. Benim için inanmak hep bir ''istemek'' meselesiydi. Birisi, diğer bir başkasını karşısına alıp da ''benim böyle kanıtlarım var, şöyle delillerim var'' diyerek inandığı Tanrı'yı ispatlamaya çalışıyorsa, zannımca istemekten öteye gidememiş olmalıdır. Vaktiyle bir filozof bir dervişin karşına geçip diyor ki: ''Benim Tanrı'nın varlığına bin yerde delilim var.'' Derviş de ona şöyle cevap veriyor: ''Vah vah! Demek ki bin yerde şüphen var.'' O'nun bilinmez olan tarafı, O'na inanmakla O'nu bilmek arasındaki çizgiyi çekiyor. Elinde delillerle gelen diyor ki, ben ona inanmak değil bilmek istiyorum. Oysa, içinde doldurulması gereken boşluk bilmenin değil inanmanın boşluğu. İşte bu yüzden miraca yalnız peygamber olanlar çıkabilmiştir -ki bu da bir nesnedir-. 


Aslında ben de herkes gibi Tanrı'yı kimin yarattığı sorusunu epeyce düşündüm. Belki de hepimizin zihinleri varlık algısına mahkum olduğundan, bu ''Tanrı'dan öncesi'' meselesine takılıp kalıyoruzdur. Sonra fark ettim ki, O'nu yaratan başka bir Tanrı olduğunu kabul etsem bile, bu bir cevap değil yeni bir soru doğuracak: Peki ya O'nu kim yarattı? Bu döngü elbette bir yerde nihayetlenmek zorunda kalacak. Öyleyse Tanrı fikrinin, ezeli bir ''yaratma bilincinin'' varlığa bürünmüş hâli olduğu sonucunu kabul edeceğim ve diyeceğim ki, aciz aklımın almadığı bir önce sonsuzluktan (ezel) beri, kendi kendini yaratma gücüne sahip bir ''yaratma bilinci'' vardır ve bu bilinç kendisini yarattıklarının zihninde ''Tanrı'' olarak varlıklaştırmış olmalıdır. Kendisini varlık olarak reddenleri ise, düşünsel bir boşlukla cezalandırıyor olsa gerek.

İyi geceler.

Ahmet Hazar Ertaç
1/20




SEMBOLİK PASLI DEMİR YANSISI


-"Anne bak ne demiş Çehov; Ne kadar harika bir gün, çay mı demlesem kendimi mi assam bilemedim. Sence bunu Dostoyevski'nin söylemesi gerekmez miydi?"
-"Çayını içtikten sonra assın."
-"Konu o değil."
-"Banane. Akşam balık yiyelim mi?"

Olmamış olmasın diye oldurulan şeyler bir noktada can sıkıcı hale gelebiliyor. Günler birbirini kovalarken, patlak sokak lambalarının sayısının artması bizce çok hoş karşılanan bir durum olmayacak gibi. Belki de ismini unuttuğum o filozof haklı; geçmiş ya da gelecek diye bir şey yok, sonsuz bir şimdi var. O halde bir an öncesini hiç yaşanmamış saymamız gerekiyor çünkü o an şimdinin geçmişi değil, o anın şimdisiydi. Nasıl yani, gerçekten böyle mi? Şu anımız bir saniye öncesinin geleceği değilse eğer... Kardeşim çakmağını verir misin kafam şişti. Dedemin evinin önündeki bahçede şeftali yetişiyordu eskiden. Özür dilerim, eskiden diye bir şey yok. Eski bir şimdide orada şeftali ağacı vardı. Şimdinin şimdisinde de orada bir şeftali ağacı olabilir ama Schrodinger'in kedisine göre bunu öğrenmek için gidip bakmam lazımmış ve orada bir şeftali ağacı yoksa o ağacı ben kesmiş olurmuşum. Çünkü kesildiğini kesin olarak öğrenene kadar zihnimde o ağaç hala meyve veriyormuş. Bu evrende her şeyin olma ihtimali yüzde elli mi sevgili baba? Olmamış olmasın diye oldurulmuşsa ayrı. Çünkü başta da belirttiğim gibi can sıkıcıdır ve can sıkıcı şeylerin olma ihtimali yüzde yüzdür. Her neyse, dün gecenin şimdisinde balkona çıktım ve o ağacın olduğu yere herhangi bir ışık vurmadığını gördüm. Galiba bir sokak lambası daha patladı. Biliyor muydun, üç devletin toplamı bir savaş eder. Bir savaş birden fazla milleti perişan eder.Birden fazla millet, devleti imparatorluk yapar. Bir dünyada iki imparatorluk olmaz. Unutmadan söyleyeyim, kırk devlet bir sokak lambasını tamir edemez. Birhan Keskin'in içindeki nar patlarsa da bunun hesabını kimse veremez. Bayramların ne kadar sürdüğü hakkında bir fikri olan var mı? Bak, henüz bayramdan çıktık. Bunu gözlemlemiş olmanız gerekiyordu. Arkalardan uzun boylu bir genç kalkıp ramazan üç kurban dört gün sürer dedi galiba. Kimdi o bağıran? Her kimse artık, yanılıyor. Her bayram, son yolcusu uğurlanınca biter. Adamı çıldırtmayın lütfen. Hiçbir şey olmamış olmamak için olmasın, şeftali ağacını kimse kesmesin, Birhan Keskin'e kimse dokunmasın ve lütfen artık birisi gelip şu sokak lambalarını tamir etsin.

Ahmet Hazar Ertaç
6/17