Denemeler

DÜŞÜNMECELERİM
BİR
                                                      

Herkes bir şeylere inanıyor. Hiçbir şeye inanmıyorum diyenler bile, inanılacak hiçbir şey olmadığına inanıyor. İnanmak, bir eylem olarak istisnasız her insanda ortaya çıktığına göre, buradan kolaylıkla, inanmanın -mutlak- doldurulması gereken bir boşluk olduğu sonucuna varabiliriz. Düşünme eğiliminden çok, kabul etme veya reddetme eğiliminde olan zihinler ise, kimi zaman yitip gidenin inanmanın kendisi olduğu yanılgısına düşüyor. Oysa değişen -kimi zaman da tamamen yitirilen- inancın nesnesidir. En temel farkındalığımız olan ''kendilik'', güneş ve ay, gece ve gündüz, aslında hep bir inanç nesnesi ve bunların içinde en zayıf olan nesne başta bahsettiğim ''inanılacak hiçbir şey olmadığı'' inancı olmalıdır. Zirâ hem nitelik olarak hem de nicelik olarak ''hiçliği'' barındırıyor. Gel gelelim ki, böylesine güçlü ve muğlak olan bir iddia, bu nesneler içinde en zayıfı ise, nasıl bir nesne inanma boşluğunu tamamen tatmin edebilir? Bu ancak sonsuz bir kudrete sahip ve diğer tüm nesneleri içinde barındırabilecek bir nesne olmalı, yani her şey: Tanrı fikri. Hiç kimseye Tanrı'nın varlığını ispatlamaya çalışmıyorum. Benim için inanmak hep bir ''istemek'' meselesiydi. Birisi, diğer bir başkasını karşısına alıp da ''benim böyle kanıtlarım var, şöyle delillerim var'' diyerek inandığı Tanrı'yı ispatlamaya çalışıyorsa, zannımca istemekten öteye gidememiş olmalıdır. Vaktiyle bir filozof bir dervişin karşına geçip diyor ki: ''Benim Tanrı'nın varlığına bin yerde delilim var.'' Derviş de ona şöyle cevap veriyor: ''Vah vah! Demek ki bin yerde şüphen var.'' O'nun bilinmez olan tarafı, O'na inanmakla O'nu bilmek arasındaki çizgiyi çekiyor. Elinde delillerle gelen diyor ki, ben ona inanmak değil bilmek istiyorum. Oysa, içinde doldurulması gereken boşluk bilmenin değil inanmanın boşluğu. İşte bu yüzden miraca yalnız peygamber olanlar çıkabilmiştir -ki bu da bir nesnedir-. 


Aslında ben de herkes gibi Tanrı'yı kimin yarattığı sorusunu epeyce düşündüm. Belki de hepimizin zihinleri varlık algısına mahkum olduğundan, bu ''Tanrı'dan öncesi'' meselesine takılıp kalıyoruzdur. Sonra fark ettim ki, O'nu yaratan başka bir Tanrı olduğunu kabul etsem bile, bu bir cevap değil yeni bir soru doğuracak: Peki ya O'nu kim yarattı? Bu döngü elbette bir yerde nihayetlenmek zorunda kalacak. Öyleyse Tanrı fikrinin, ezeli bir ''yaratma bilincinin'' varlığa bürünmüş hâli olduğu sonucunu kabul edeceğim ve diyeceğim ki, aciz aklımın almadığı bir önce sonsuzluktan (ezel) beri, kendi kendini yaratma gücüne sahip bir ''yaratma bilinci'' vardır ve bu bilinç kendisini yarattıklarının zihninde ''Tanrı'' olarak varlıklaştırmış olmalıdır. Kendisini varlık olarak reddenleri ise, düşünsel bir boşlukla cezalandırıyor olsa gerek.

İyi geceler.

Ahmet Hazar Ertaç
1/20




SEMBOLİK PASLI DEMİR YANSISI


-"Anne bak ne demiş Çehov; Ne kadar harika bir gün, çay mı demlesem kendimi mi assam bilemedim. Sence bunu Dostoyevski'nin söylemesi gerekmez miydi?"
-"Çayını içtikten sonra assın."
-"Konu o değil."
-"Banane. Akşam balık yiyelim mi?"

Olmamış olmasın diye oldurulan şeyler bir noktada can sıkıcı hale gelebiliyor. Günler birbirini kovalarken, patlak sokak lambalarının sayısının artması bizce çok hoş karşılanan bir durum olmayacak gibi. Belki de ismini unuttuğum o filozof haklı; geçmiş ya da gelecek diye bir şey yok, sonsuz bir şimdi var. O halde bir an öncesini hiç yaşanmamış saymamız gerekiyor çünkü o an şimdinin geçmişi değil, o anın şimdisiydi. Nasıl yani, gerçekten böyle mi? Şu anımız bir saniye öncesinin geleceği değilse eğer... Kardeşim çakmağını verir misin kafam şişti. Dedemin evinin önündeki bahçede şeftali yetişiyordu eskiden. Özür dilerim, eskiden diye bir şey yok. Eski bir şimdide orada şeftali ağacı vardı. Şimdinin şimdisinde de orada bir şeftali ağacı olabilir ama Schrodinger'in kedisine göre bunu öğrenmek için gidip bakmam lazımmış ve orada bir şeftali ağacı yoksa o ağacı ben kesmiş olurmuşum. Çünkü kesildiğini kesin olarak öğrenene kadar zihnimde o ağaç hala meyve veriyormuş. Bu evrende her şeyin olma ihtimali yüzde elli mi sevgili baba? Olmamış olmasın diye oldurulmuşsa ayrı. Çünkü başta da belirttiğim gibi can sıkıcıdır ve can sıkıcı şeylerin olma ihtimali yüzde yüzdür. Her neyse, dün gecenin şimdisinde balkona çıktım ve o ağacın olduğu yere herhangi bir ışık vurmadığını gördüm. Galiba bir sokak lambası daha patladı. Biliyor muydun, üç devletin toplamı bir savaş eder. Bir savaş birden fazla milleti perişan eder.Birden fazla millet, devleti imparatorluk yapar. Bir dünyada iki imparatorluk olmaz. Unutmadan söyleyeyim, kırk devlet bir sokak lambasını tamir edemez. Birhan Keskin'in içindeki nar patlarsa da bunun hesabını kimse veremez. Bayramların ne kadar sürdüğü hakkında bir fikri olan var mı? Bak, henüz bayramdan çıktık. Bunu gözlemlemiş olmanız gerekiyordu. Arkalardan uzun boylu bir genç kalkıp ramazan üç kurban dört gün sürer dedi galiba. Kimdi o bağıran? Her kimse artık, yanılıyor. Her bayram, son yolcusu uğurlanınca biter. Adamı çıldırtmayın lütfen. Hiçbir şey olmamış olmamak için olmasın, şeftali ağacını kimse kesmesin, Birhan Keskin'e kimse dokunmasın ve lütfen artık birisi gelip şu sokak lambalarını tamir etsin.

Ahmet Hazar Ertaç
6/17