Mektuplar

   BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP XI

son oyalanış ayininden notlar
mâbede giriş

Sevgili Ağabey,

Yaşamayı hep yeni bir şey sanıyoruz, dedikten sonra, elbette yâkup gibi yanıp tutuşmuş bir gönülden geriye kalanları bulmak, eskisinden daha basit bir hâl alacaktı. Söz gelimi birer fare olmadığımızdan üstelik, konulduğumuz labirentin çıkışını ararken neden bir labirente konulduğumuzu da düşünüyor olacaktık. Israrla zorluyorum, bütün bunlar böylesine açık ve net iken, her şeyin cevabı buz gibi aşikârken niçin hâlâ mâbedin çevresinde döneduran kuzgunların Allahbelâsı seslerine küfürler yağdırdığımı soruyorum kendimcağıza. Mecbursak yani yalnızca mecbur işte, kanatlarımız sızlıyorsa uçmaktan ve sahiden özlediğimiz bir şey varsa eğer, onların akla gelmesi için temelde aklı reddeden ironilerle düğümsüyorsak gırtlağımızı, çocukken tırmandığım incir ağaçlarının derimi kavuran yaprakları gibi, yüzlerimizin bu oyalanış ayinlerinde tuhaf bir şekil almasından, evet evet Çırağan Caddesi’nin yüksek duvarlarına benzemesinden kuşku duyacak hâlim yok. Nihayetinde küçücük bir nergis için tırmandığımız tepeleri binlerce açelya binlerce dağ lalesi binlerce menekşe için tırmanmadığımızı adım gibi bilirim. Fakat bilmediğim bir şey varsa, tırmanırken her şeyi fedâ ettiğimiz o tepelerin arkasında, insanın hep kendini öncelediği yazgının tüm aşağılık hırsıyla oyduğu uçurumlardı. Olsun, nihayetinde kendi içimizden tetiklenen en ağır yıkımların dâhi dışarıdan gelen olumlu dayatmalardan daha huzurlu olduğunu defalarca gördük. Bilincin en dışı bile zihnin dışı değildi sonuçta ve bir şekilde her şeye hazırlıklıydık.

ilk dua: kavramak ve özgürleşmek


Yine de hayatın iğrenç dişleriyle zerk olunduğum ve beni yılllar yılı usulca çürüten bir zehri, bir nergisin öylesine kesif kokusunu bünyemden dışarı atmanın bu kadar zor olacağını tahmin edemezdim. Bugünlerde her ne kadar temiz olursam olayım; beni yaratan bir geçmişin bu denli kirli, is kokulu, kaybedilmiş ve kimliksiz olmasına öfkelendiğim olmuyor değil. Artık ortada çürüyebilecek hiçbir şey kalmadığını anladığım andan itibaren aylarca üşüdüm, ısıtıcak bir damla kan bile kalmamıştı içimde, bilmem kaç şehrin bilmem kaç sokağında yürüdüm, bilmem kaç evin yataklarında uyuşmuş dudaklarla ve uyuşmuş ayaklarla ve uyuşmuş kâbuslardan uyandım, düşüp parçalandığım uçurumların rüzgârlarını özledim ve ardından daha çok özledim kendimcağızı, ona kuzgunlara ettiğim cinsten küfürler ettim sonra, nerelerde yitip gittiğini, bu kadar zamandır nereye saklandığını sordum ona öfkeyle, değdi mi? Cevabı nihayet bu ayinde veriyor: Elbette değmeyecekti. İnsan taştan bile katıydı sonuçta ve baştan aşağı bir balyoz olsam; onun için onlarca defâ dağları ovaları şehirleri ve parçalanışları aşmak değil, devr-i âlemlerden âlemlere insem; onun için kâl-u belâda cebime sıkıştırılan özgürlük kırıntılarını mavi mavi kuşlara yem ettikten sonra kendimcağızın yazgısını onursuz işkencelere teslim etmek değil, bütün yaratılmışların yazgısını ellerine versem; evimin metâlden soğuklarını azıcık kırsın diye gözlerinden ya da dudaklarından bir kıvılcım çıkması için kendi gölgemi dâhi yeryüzünden silmek değil, her sabah doğmak zorunda olan bir güneşin varlığını bile yeryüzünden silsem, onu kırıp içinden kendimcağız adına değerli olan bir nokta kadar dâhi cevher çıkarmaya yetmeyecekti. Diyorum ya insan taştan bile katı, şeytandan bile nankör, var oluştan bile daha karmaşıktır ve bunu huzurlu bir eminlik içinde kavrıyorum, böylece özgürleşiyorum: belki insan bütün bunlara değebilirdi de, ama hep sonunda kendi haritasında daha yakın olanı, yazgısı daha az yokuşlu olanı ve gölgesini asilce silip atmak yerine bir damla yaşam avuntusu için sığ mı sığ acılara kiraya vereni seçtiğinden bu ihtimâli yok etmiş oldu. 



ikinci dua: ‘’yok gibi yaşamak bu’’


Sonra günölüsü vakitlerinde, hani boğaz köprüsünün direklerinin pembeye boyandığı vakitlerde, hani insanın eve dönmeye karar verdiği vakitlerde, istisnasız her gün bir ölüm haberi aldım. Yani her akşam bir cenaze eviydim ben. Bu yüzden, ne kadar tahammülüm varsa hepsini kendimcağıza ayırmaya dair sarsılmayacak refleksler geliştirdim. Bütün iyi niyetiyle tâziyeye gelenleri cehennem taşçıları sandım ve kovdum bir süre. Sevgili dostum, biliyorsun ki kibrimize iyi gelen değersiz illüzyonlara kapıldığımızda gerçeğin değerli kazanımlarına koşmaya takâtimiz kalmıyor. Yine de kapımı suratına kapattıklarımdan içten bir özür dilediğim an, anladım ki kadim yalnızlığım denizin kabardığı vakitlerde hayatın kendisine yeltenmekten çok, bir süreliğine güvenli bir limana yanaşıp beklemeye daha eğilimli. Zaten şimdilerde ince bir tebessüm eşliğinde fark ediyoruz ki yaşanması gereken her şey yaşanacaktır. Gözlerimin uyurken dâhi yandığı ve gündüzlerde bunları saklamak için yeteri kadar sağlam maskelerimin olmadığı günler, evlerinin pencerelerini güneş alan cepheye değil de evlerinin en büyük duvarlarına yapanları şiddetle kınadığım günler, başka şehirlerde hiç sorulmamış bir soruya verilmiş cevaplar gibi sahipsizce dolaştığım günler, çarpıntısı yüzünden ağzımın içinde atan kalbimi sakinleştiremeyip kendimi bir ambulans tavanına bakarak ölüme hazırladığım günler ve eve dönmeye korktuğum, evde beni bekleyen hayaletlerle savaşmaktan korktuğum günler muhakkak yaşanacaktı. Yaşanacaktı ve eve dönüp sessizce yas tutmak isterken kapının eşiğinde beni bekleyen hayaletler boğazıma sarılacak, haftalarca ve aylarca boğum boğum boğacaktı. Buna mukabil, arkamda gerçekten neyi bırakabilmişim ki, savaşacaktım işte, hayaletlerle nasıl savaşılacağını başlarda hiç bilmiyordum ama yine de savaşacaktım, sonra öğrendim ki her darbesi ölümcül olan silahlarına karşı elimde iki seçenek vardı: Ya parça parça affederek savaşacaktım ya da kibrim ile barışarak. Bir hayaleti öldürmenin başka yolu yoktu çünkü ve dört duvarın içinden dışarıya bir adımın bile imkansızlığını çok iyi bilirken, kendi kibrimle barışmayı seçtim. Çünkü elimde kalan affediş hem kendimcağızı hem de hayaleti affetmeye yetmeyecekti. Nitekim gün geldi ve kazandım. Kibrimle barıştım ve hayaleti evimden kovdum. Yalnızlığımı çok daha güvenli bir limana çektim; kavgasız, savaşsız, huzurlu bir limana. Artık hiçbir hayaletin beni bulamayacağı bir yerdeyim ve kendimcağızı çağırıyorum ısrarla, kararımı verdim, gelirse onu affedeceğim. 


üçüncü dua ve çıkış: bazı vedâlar vardır 


Sevgili dostum, herkesin yaparken acıdan bütün ruhunun uyuştuğu, tüm renklerini tüketerek artık teşhisi imkânsız transparan bir gölgeden ibaret kaldığı ve nihayetinde kendi parçalarını bir gece bir yerlere gömdüren şeylerin aslında anlamsız bir zırva, bir boşluk uğruna olduğunu zihnine geçirilen tırnaklar eşliğinde fark ettiği anlar olmuştur. Ve duyduğu için utandığı bütün şüpheler gerçek olduğunda, hemen gömdüğü parçaları aramaya koyulduğu fakat onların çoktan çürüyüp gittiğini bildiği anlar… İşte; insan varlığının tiksindiren ve affedilemeyecek yüzü buradadır, özgürlük ve kader buradadır, onu anlatacak olan tek hikâye budur. Yine de ben artık bu hikâyeyi anlatmayacağım. Çürüyüp giden ve kaybedilen bütün parçalarımın yasını çoktan tuttum ve kabullendim. Kendi yazgısına terk ettiğim bu hikâye benim için bitti. 


Şimdilerde yeni bir hikâyeye giriftar kardeşin,

Ahmet Hazar Ertaç
9/21



                               


  BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP X

Ezelde sonsuz bir iç çektim ve ebede dek oflayacağım.
Ağabey,

En tepeden aşağı ölgün bir yılkı gibi serilen yeşilin mahmurluğunda, o sanki inatla bitmeyen, boğaz parçalayıcı çığlıklarla bezenmiş ömürlerin tüm bitkinliğini alıp götürmeye muktedir bir anlık dingin imgenin içinde ölene dek kalmak istiyordum. Bu defa, olmayacağını bildiğin fakat yine de istediğin, eğri büğrü ve yozlaşmış kelimeleri kırık dişlerle düzelterek karanlığı anlatmak istediğin, o denli kör bir karanlığın içinde kimi zaman sırf kendi varlığını dâhi unutmamak adına algılar ötesindeki bilincine sımsıkı sarılmak istediğin, bu çaresiz tavır içinde, yazma hevesiyle dolu değilken ve uyursa öleceğinden korkan ama asıl korktuğu yaşadığının farkında olma hâlini bir an için bile yitirmek olan bir silüetin odasında onun uykuya dalmasını beklerken daralan nefesimi pencereyi açarak rahatlatmanın altındaki sisli düşüncelerle yazıyorum. Eve dönerken, yol üstünde bir bakkala uğradım ve sigara istedim, arkasındaki rafa uzanmak için döndü, ya Allah diye mırıldandı belli belirsiz, üşüdüm ve ben de ne çok Allah diyorum dedim kendi kendime, ne çok aşk diyorum, öylesine okkalı cümlelerim yok hayat hakkında fakat ne çok hayat diyorum, doğrusu üzerinde yaşanmışlığa dair bir iz bulunmayan boşlukları olduğu gibi kabul edebilmekle alıp veremediğim nedir bilmiyorum, oysa ölülerimi gömebileceğim bir boşluk bile kalmadı bana ayrılmış alan dahilinde, aşk diyorum çünkü sessizliği arzuladığım çağda, sokakta hırsla bir şeyler tartışan neşeli çocuk sesleri aşk. Açıkçası iyi ve yerli yerinde olan her zaman doğru teli tıngırdatmıyor insan kalbinde. Hayat diyorum, hayat dediğin Allah ve aşkın sınırında zambaklar toplamaktır diyor babam, sonuçta ondan geldik diye başlayan cümlelerle devam ediyor, öyleyse zambakların da bir ismi olmalı, doğrudur baba diyorum, sonuçta ondan geldik ve kafamdan geçirdiklerimi duyamıyor diye kızmaya hakkım yok hiç kimseye, bilmelisin ki ona dönmeye dair bütün ipuçlarımı yitirdiğimde zambaklara Hazar denilecek, fakat hiç yoktan, kıvıl kıvıl sesler duyduğumda en yakınımdaki çöp kovasına kusmaya hakkım olmalı, sessizlik hak edilen bir şey midir yoksa insan doğduğu an mı hak eder bunu, ya da en yakın çöp kovasına kustuğu vakit insan, üstelik yaşamın hiçbir dinamiği öyle afilli bir krizin içinde değilken, ona Allah ve aşkın sınırında toplanmış bir zambak ve istediği ismi koyma hakkı verilmeli, gel gör ki artık, yaşamın bütün dinamikleri ciddi bir krizin içinde; edebiyat, toplu ulaşım ve yalnızlığı bir kum tanesi kadar indirgemek, sevgili dostum, bana göstermelisin en yakın çöp kovasının nerede olduğunu, ve sormalısın onlara, zambak istemiyoruz artık, yeni yeni isimler istemiyoruz, sonsuz bir sessizlik versinler bize, söyle onlara, yeterince kısa bir ritimden arda kalanları istiyoruz, kısa olsun, kısası kalmamış diyor bakkal, uzununu vereyim mi?


Şimdi sen, hepimiz bir anlığına başka bir yerde ortaya çıkıp da karlı dağların yeryüzündeki ifadelerine hayranlık sayfaları yazıyorken, bir kez daha garip bir hüzünle dolup taşıyor olmalısın. Bir kez daha. Garib olmalı cevabın insanlar nasıl olduğunu sordukları zaman. Zirâ, farkında olmadan ve mırıldanır gibi, garibim Hazar diye sayıklıyordun. Otlar kurumuştu. İçten içe korkuyordum çünkü ağzımızdaki cümleler, daha az önce anne dayağı yemiş bir çocuğun gözleriyle bize bakan cümleler, haylaz uçkunlar halinde sıçrarsa ağzımızdan, ortalığı yok yere yakabilirdik. Bu yüzden, açık açık söylemediğimiz ama hakikaten sımsıkı sarıldığımız bir temkinlik içindeydik. Nihayetinde, şehrin en güzel yeri ödülünü senelerdir bu mezarlığa veriyor ve saygı duyuyorduk, hem de bunun hiçbir alt metni, hiçbir edebi uzantısı, bir yansıması yoktu eve dönünce çarpıntıları yavaşlayacak olan kalplerimizde. Orada öyle her zamanki gibi sessizce, yumuşak esen bir rüzgarın ritmine ayak uydurup sağa sola sallanan buğday başakları gibi otururken, dilimin ucuna, yıllardır anlatmak isteyip de bir türlü hatırlayamadığım o hikâye gelmişti, iki derviş ile dört meleğin hikayesi. Gözlerinin solumuzdaki hisara daldığını görünce vazgeçtim bundan. O an için bunu hissettiren neydi bilmiyorum, sanırım başka şeyler konuşmamız gerekiyordu. Bu tuhaf eylemin, konuşmanın böyle mecburi bir külfete evrildiği zamanlarda zorlanırdık, ikimiz de çocukluktan beri böyleyiz işte, anlatmanın ve dinlemenin, masanın üzerinde sadece birer seçenek olarak kalması gerektiğine dair inançlar kuşanmışız. Gözlerini hisardan ayırmadan, Halit yürüyebiliyor mu adamakıllı diyerek bindiğimiz sessizlik dalını kesince sen, ben de o sırada ayakkabımın topuğuyla toprağın kuruluğundan istifade edip anlamsız şeyler çiziyorken yere, Halit ve kuru toprak arasında bir bağ kurmaya çalıştım. Evet, yürüyor. Hâlbuki sen hisarı izliyordun, Halit nereden geldi aklına şimdi, demişti ki bir keresinde, yüksek bir yerden dünyayı izliyoruz galiba Safâ, sanırım haklı, yüksek bir yerden dünyayı izliyoruz galiba Hazar, bunu duyunca ben de kafamı çevirip hisara baktım, sahiden o gözle bakılınca heybeti büsbütün çarpıyordu. Kendimi bildim bileli yüksekten fazlaca korktuğumdan ve dediğin gibi yüksek bir yerden dünyayı izliyorsak bizler, belki de dünyaya böylesine dikenli korkularla yaklaşıyor olmam buna dayanıyordur diye düşündüm. Yine de bununla yetinmemeli. Bir zamanlar, yüksek bir yerden düştükten sonra ölmemiş ama diline vurmuş bir dervişin, gevezeliği tutmuş. Konuştukça, yıllar yılı susarak eriştiği mertebesini kaybetmeye başlamış. O jargonda kalp gözü olarak kavram bulan meziyeti günbegün silikleşen dervişin, herkeste olan, bazı bazı ne menem belaları sahiplerinin başlarına saran iki dünya gözü daha kuvvetli çalışmaya başlamış. Etrafını artık bu dünya gözleriyle görmeye başlayan derviş, anlatsam hikâyeyi uzatmaktan başka bir şeye yaramayacak onlarca tumturaklı çelişkiyi de şöyle güzelce yaşadıktan sonra, bir de ne görsün, meğer insanlar kendisini eskiden bir derviş değil, susarak minyatür bir tanrı olmaya uğraşan çelimsiz bir avâre, kendisini diğerlerinin asla ulaşamayacağı o farâzi noktaya sabitlemeye çalışan bir aylak ya da  anlam yoksunu bir sahtekârın bunu gizlemek adına anlamsızlık zırhını kuşanması olarak görüyorlarmış. Az gitmiş uz gitmiş, hep bunu düşünmüş bizim eski derviş. Ne yeryüzünün hayranlık uyandırıcı manzaraları, ne bahçelerde bağlarda yediği sulu sulu haramlar, ne de yüksek bir yerden düşüp de dervişliğini kaybetmenin kendisinde uyandırması gereken duyguya dair hiçbir şey bilmiyor olması susturabilmiş zihnini. Kimi zaman, konakladığı yerlerde karşısına çıkan yabancılara içli içli, aslında eskiden olsa bunu düşünmeye vakit ayırmazdım, aklımın ucundan bile geçmezdi fakat şimdi hakikaten bir önemi olduğunu hissediyorum diğer insanların zihinlerindeki ifademin ve bunu yeni yeni tadıyorum, demiş. İnsanların beni bir derviş olarak görmemesi, senelerdir aslında bir derviş olmadığım anlamına mı gelir yoksa dervişlik müessesi insanları ilgilendirmez de zaten, Allah ile aramdaki yeter mi, fakat bugün için Allah ile de bağlarım eskisi kadar güçlü değil, neye inanmalı? Dervişliği hiç tatmamış olanlar, cevabı çok basit olanları hep soru sanıyorlarmış; karşımdaki bir soru sordu ve buna mukabil bir cevabım olmalı diyor, kafalarının kimi süzgeçlerinden geçiriyor ve bunun cevabı budur diyorlar. Yabancılar, biraz da yabancı olmanın sağladığı açık sözlülükle, yine yabancı olmanın destur almayı gerektirdiği uzaklıkta, gözlerini şöyle büyük büyük açarak ve dudaklarını hafifçe öne çekip durumu biraz tarttıktan sonra, sen garip bir yolcusun, derlermiş sadece. Bunu her duyduğunda kafası yeniden karışırmış bizim derviş eskisinin. Garip ne demek, yıllardır garip olan bir şeyle münasebeti olmamış ki, sözgelimi bazen uykularında yedi kat semânın ilk birkaçında istediği gibi gezebilme özgürlüğüne sahip olması, birçok âlemin pek az dervişçe bilinen sırlarına vâkıf olması, bütün bunların sonucu olarak hayatının tek bir an içine sıkıştırılmış poetik bir yoğunluktan ibaret olması bile garip şeyler sayılmazmış onun için. Zaman zaman yaratıcısının yüceliğini zikretmek için çıktığı o küçük bahçe olmasa, görmese orada birkaç körpe mûrit, ona dışarıda seyrek mi seyrek dünyalar olduğunu unutturacak bir yoğunlukmuş bu. Her şeyi, bütün her şeyi içine sıkıştırmış olana garip kelimesi ne ifade edebilir? Yine de öyle görünüyor ki bu denli bir yoğunluk, bu derece uçgun bir ahvâl bile, yüksek bir yerden düştüğü vakit insan darmadağın olup kaybolabiliyor, nihayetinde içine ne sıkıştırırsan sıkıştır insan kalbidir, kendinden başkasının da var olduğu gerçeğinin üzüntüsünü ve  hatta başkaları var diye ben varımdır şüphesini dindirmeye çalışan; arkaik bir baş dönmesinden kaynağını bulmuş ince bir ritimdir o, dervişler ise susup dinlemeyi bilirler bu ritmi. Bizim derviş eskimiz ise, işte böyle böyle duyumsuyorken yolların ve keçiyollarının sapalıklarını, Allah bilir yollar onu nasıl duyumsuyorken, aklında âşina olmadığı bir dünyanın kavramları, korkuları, yalnızlıkları ve yorgunluğuyla gide gide, dışarıdan en bayağı tabiriyle çılgın bir kurak ile boğuşuyor gibi gördüğümüz ve misafirini kaba saba karşılayan bir ormanlık yolundan geçerken karşıdan kendisine doğru yaklaşan belirsiz silüeti görene kadar durmamış. Şurada oturup soluklanayım, karşıdan gelene dervişlik, insanlık ve Allah sınırlarını sorarken nefes nefese kalmayayım, diye düşünmüş sonra. Kupkuru ve dümdüz uzanan kavaklardan birinin altına çöküvermiş. Oturup biraz dinlenince, şu karşıdan gelen silüet gibi belli belirsiz, yavan ve ipince bir su sesi gelmiş kulağına. Hayret yahu demiş, madem bu ormanda bir dere var, niye böylesine kupkuru her şey? Sonra bir daha hayret demiş, dervişliğinden beri ilk kez bir şeye şaşırmaktaymış çünkü. Artık belki, garip ne demek anlayabilir. Belki de daha çok yolu var. Sonra, eline bir avuç toprak geçirivermiş, sahiden de kupkuru, ürpertiyor insanı dokununca bıraktığı his. Bu yepyeni tadı, hayretin tadını benimsemeye çalışırken bizimki, silüet de iyice yaklaşmış, artık belli belirsiz değil, seçilebiliyor, normal bir insan biçiminde işte. Ayağa kalkıp selam vermiş eski derviş, sonra hiç uzatmadan, yolcu demiş, ben eskiden bir derviş idim, doğrusu kendimi öyle bellemiştim fakat insanlarca bambaşka bir yerdeymişim, şimdi deyiver bana, ben hiç derviş olmadım mı? Silüet evvela kafasını kaldırıp yüksek kavaklara şöyle bir göz gezdirmiş. Bizimki o sırada bekliyormuş ki, bu yabancı da kendisine garip diyecek. Su sesini işitiyor musun, diye sormuş silüet. İşitirim de hikmetini çözemedim. Silüet sanki duymazlıktan geliyor gibi, kafasını yukarıdan hiç kaldırmadan, bir yandan derin nefesler çekiyor içine ve bir yandan da dudaklarını bir şeyler söylemeye hazırlama telaşı henüz son bulmamışken, demek eski bir dervişin demiş, ben de insan idim, şimdi dervişliğe giderim, bu uzun kavakları da nicedir rüyamda görüyordum, hatta suyun sesini de duyuyordum, o alemde merak ederdim suyun nerede olduğunu, şimdi bu alemde görüyorum suyun nerede olduğunu, suyun ne demek olduğunu. Kafası hepten karışmış bizimkinin. İçinden, keşke bu yabancı da garip diyip geçseydi, demiş. Şimdi ne cevap verecek? Hikayemizin silüeti, derviş olmak üzere yola çıkmış olan, anlamış eski dervişin zihnindeki bulanıklığı. Sormasını beklemeden söylemiş. Sen eski bir derviş isen, ben de derviş olmak için gidiyorsam, ikimizin karşılaştığı yerde elbette toprak kuruyacak, kuşlar uzaklara kaçacak ve ağaçlara kendi kökleri yük olacak, ormanın binlerce yıllık deresi öyle hızlı kurayacak ki sesini bir süre daha duyacağız. Böylesi bir karşılaşmayı içine sindirebilecek yeryüzü yoktur. Cilve-i rabbâni karşılaştıksa, ikimizin de yolculuğu mübarek olsun.


Hikâyeyi bu mektup için burada durduracağım. İki derviş ile dört meleğin hikayesi, vakti geldikçe, neler olup bittiğini bizlere anlattıracak. Gel gelelim ki orada olduğu gibi, burada da birçok şey olup bitiyor yine. Gözlerimiz bir yerlere dalıp giderken, kafalarımızı bir yönden türlü duygularla başka bir yöne çevirirken, kimi geceler uyumak için çok kalabalık geceler olduğunda ve kimilerinde ölümü kabullenmek üzere olan bir adağın yalnızlığıyla uyurken, birçok şey olup bitiyor. Ben ise bir mağaraya çekilmiş, geriye neyin kaldığını, ne ile ve nasıl devam edilebileceğini düşünüyorum. Aklıma, bir mezar sandukasına işlenip de bin yıl sonra karşıma çıkan Farsça bir şiirin son iki dizesi gelip duruyor: Bu dünyanın bir ibret yeri olmadığına inanıyorsan söyle / Burada yatan nerede? Sonra yine, ölümcül çaresizliğimle sana yazıyorum. Ve sonra, yumruğumu sıkıp sokaklara atıldığımda, bütün kardeşlerimle beraber bir tirana tiran diyebilmek adına ve sesimizin seslere katılması için, bazense ellerim sakince ceplerimde sokaklarda yürüyor olayım diye öylesine, hâlâ ibret alınacakları göremediğim için kendime, göstermedikleri için gökten inmek üzere hazır ve nâzır olanlara kızıyorum. Çünkü günler soğuk ve karanlık başlıyor kardeşim. Günlerin içinde yaptığımız hiçbir şey kendimizi daha iyi hissetmek adına yapılmıyor, hâl böyleyken günlük hayatlar yaşadığımızı söylediğimizde, hep biraz yalan söylemiş oluyoruz esasen. Birbirine bakan iki ayna sonsuzluk doğuruyor, işte her sabah yüzlerimizi yıkarken evimizin ortasına çöküp kalan bu. Yıllar yılı telaşla dişlenmekten tırnaksız kalmış ellerin senin, kırlaşmış ve kırılmış saçların, bir masaya çöküp kaldığımızda tepenin ardındaki dolunayı hep aynı hüzünle izleyişin, birbirimize takılırken dahi çekip gitmeye yeltenmeyen garibliğimiz, gurbetliğimiz, kırgınlığımız bana bir şeyler anlatıyor. Göğsüme değen büyücülerin ellerini daha sıkı bastırıyorum; Pärt'ın, Anoice'in, Youssef'in. Bütün acı budalalarının, sahteliği dişlerimizi titreten cümlelerin içinde, insanların küçük ama gerçek acılarını ayırt etme telaşına sahip olanlar, kardeş göğüslerindeki parklara konuk oluyoruz kendimizce. El ele veriyoruz, birimizin ağrısını hepimiz sahiplenelim diye. Zaman böyle böyle geçip gidiyor sevgili dostum, artık, kendi içimizdeki boşluklara yayılabildiğimiz ölçüde nefes alabileceğiz. Her türlü nicelikten sıyrılarak bakmamız gerekecek bu duruma. Hadi öyleyse, ölülerimizi bir şekilde gömelim ve diyelim ki, bu dünya bir ibret yeridir işte, denileni dinleyiniz, hayat bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir, hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız, hâlâ kalbinizi bu oyalanmalarda esrik kibirlerin paslatmasına izin mi vereceksiniz? Oysa bütün bu denilenler ve bizim cümlelerimiz, yarınların da var olduğu gerçeğiyle hızlıca çürüyüp gidecek. Sorularımız cevapsız, ünlemlerimiz karanlık çukurların diplerinde sahipsiz kalacak.

Ağabey,
Bu gece, iyinin ve kötünün ötesinde, kaybedilmiş zamanların getirdiği karanlıklarda ben, tüm samimiyetimle ve içten, herkes adına üzgünüm. Çünkü ne yaparsak yapalım, içine bağırdığımız kimin kuyusu olursa olsun, geriye her zaman, geriye neyin kaldığını düşündüğümüz biricik mağaralarımız kalıyor.

Ahmet Hazar Ertaç
4/21
Mevzular Derin Fanzin, 35. Sayı


BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP IX

 

Sevgili Ağabey, 

Tüm bunları boşverelim. İşte ben, yeniden burada, bir sesin kırılmasıyla başlıyorum bu mektuba. Seni bir abi olarak tanıdım. Biliyor musun, sana, benimle yaşıt olsaydın da abi derdim. Bence insan, kör bir gece vakti özlemekten dahi vazgeçtiğinde, elinden kim tutmuşsa ona abi demeli. Biliyorum ki zamanın bir noktasında, basit bir örümcek ağını bozmak ile Allah’ın resulünü öldürmek aynı şey hâline geldiği için anlam aramaktan vazgeçmeyeceğim. Neyi yitirirsem yitireyim. Ben, kardeşin, hep o denli bir yokoluşa, kimi zaman üzerine basılıp geçilen bir papatyanın sadeliğine erişmek için kavgalarımla, kimi zamansa sadece ve sadece muhtarlığın köşesindeki ağaç gibi bir ağaç hissizliğinde olmak için mücadelemle ben, ne elini arkasında bağlayıp ümmetine üzülen bir peygamber ne de tüm arketipleri olduğu gibi birbirine girmiş bir zırdeliyim. Sadece, zihnimdeki her çıkarsamanın doğurduğu şaşkınlıkla, kıyamet sabahında bir ayçiçeği ve bir kış gecesi uyuduğu kaldırımda donmamayı umarak güneşi bekleyen bir sokak köpeğiyim. Nasıl olsa, yüzümü avuçlarıma alıp da parmaklarımı alnımdan çeneme her indirişimde, insanların kabuk tutmayan bütün yaralarını hissedeceğim. O yüzden, sahiden de, tüm bunları boşverelim. Günlerden bir gün, sen tek yaprağı kalmış bir ağacı izlerken, üstelik boğazkesen bir havada mırıldanan rüzgarın onu ne vakit düşüreceğine merak için ya da yalnız ve yalnızca bir mektuba bu cümleyle başlayabilmek için, ne farkı var ki, derisi kupkuru olup çatlamış ellerle kalemi kavrayamayıp sana yazmaya niyetlendiğim bu mektup için mevsimin değişmesini bekleyebilirdim sonuçta, ne farkı var, nitekim öyle de yaptım, yaptım fakat yine de arada bir yaz daha eksildi ve yeniden kış, şehirlerde nasıl yürüyorduysan azıcık da toprakta öyle yürümelisin dediği için bir doktor, eve döner dönmez yalınca ayaklarla ön bahçenin sert toprağında dolaştım. Bu esnada, ayaklarımın altında can yakan sızının niçin kafamda böyle hırçınca yankılandığına anlam veremediğim zaman, sonuçta sertse toprak ve birkaç ufak sivri taş batıyorsa ne olacak, anladım ki bu toprağın sızısı değil, topraktan daha mühim bir şey var aslında ve asıl canımı yakan, düşündükçe ve düşündükçe, gidip gelip düşündükçe, konuşup susup düşündükçe, günlük hayatın telaşlarını ve bu telaşların sefil saldırılarında yitirilen onca kutsalı düşündükçe her şeyin bizden hariç -ya da kim bilir dahil- bir angarya kümesine katılmasıdır canımı yakan.  Ve öylece, tüm bu yitimlerin eşiğine varmadan, duvara bitişik zeytinin altına oturdum. Ağabey, insan tek yaprağı kalmış bir ağaca ne için bakar, bunu düşündüğüm esnada bir yandan toprağı izliyordum, sonra birden İsrafil’in iç çekişiyle anımsadım: Filistin’de bir asker, bütün bu kavgalarımız demişti, bütün bu savaşlarımız, şu çayı bir zeytin ağacının gölgesinde içebilmek için. Yalnızca gülümsedim.

Anlayacağın, bazı bazı çığırtkanlıkla, bazısı da sessizce düşündüğüm buydu. Kafamı bankın gerisine yaslayıp göğü izlerken, sana sus demek geçmişti içimden. Sus ağabey, artık konuşmak istemiyorum. Oysa sen, gözlerimin içine bakıyordun hep ve inadına, ben pencerenin ardındaki sisli sabahı seyrederken, beynimin içine eline aldığın çekiç ve çiviyle kendi cümlelerimi, kendi inançlarımı kazıyordun. Bilmelisin ki ben, yıllardır bir sürüngen açlığıyla zihnimi kemiren tüm endişelerden sıyrılmak için gelmiyorum oraya. Orası rahatsızların mâbedi, ve ben, yalnızca rahatsızım. Öyleyse şimdi, söyler misin, atlas daha kaç anlama gelmeli? Omuzlarımızda bir atlas ve ben, gökyüzünde görebildiğim tüm yıldızlardan af dileyerek onca sesin içinde kırılmış olanları ayırt edip de kulaklarıma dayayan yaşamsızlığın belki bir gün yok olabilmesi umuduyla, belki de hiçbir şeyin yok olup gitmesini ummak doğru değildir gibisinden şüpheleri elbette artık taşıyamayacağımı bildiğim halde, görebildiğim tüm yıldızlardan af dileyip asla sizler kadar güzel olamayacağım yakarışından sonra cebimi yokladım ve konyak şişesini çıkardım, semâlarıma martılar geldi yeniden, onlardan af diledim: asla sizler kadar özgür olamayacağım, gördünüz mü bu boka da son paramı verdim sanki adamakıllı içebiliyorum, yanına bir simit alacak param da çıkışsaydı keşke geberiyor midem, birkaç dakika sonra onlar da uçup gidecekti oysa, yine görebildiğim birkaç yıldız ve parkın cılız ağaçları, ağaçlara dönüp af diledim çünkü asla sizler kadar sabit kalamayacağımı biliyorum, konyağı yere koyup iki elimin arasına kafamı aldıktan sonra, evet! bak şimdi ben de bir Atlas’ım, af diliyorum Allah’ım, af diliyorum ki yanına bile yaklaşamıyorum bir insan olmanın, bir insan olmanın insana dayattığı her şeyi reddedip nasıl olunabilir bir insan, anlamlı olmak ile saçma olmak arasında gidip geliyorken gördüğüm her şey, kafamı ellerimin arasına aldıktan sonra Atlas oluyorum işte, affet beni Allah’ım belki de haddimi aştım, birazdan sabah olacak, o yüzden bir an önce konuşmalıyım geceyle, asla senin kadar gizleyemeyeceğim tüm bu dağınıklığı, beni mâzur gör, birazdan doğacak güneşten de özür diliyorum, bir ışıksızlık refleksi olarak hiçbir vakit kimsenin zihnini karanlıkta koymaktan çekinmedim ve beni affet Allah’ım, affet ki yarattığın bir papatyanın sadeliğine bürünemedim, diyebilmek için cebimde kalan son birkaç sigara ve göğsümdeki kalınca yaşamakla sizin eve doğru yürürken, şimdiye dek affettiğim her şeyden özür diledim ve eve geri döndüm, çünkü tüm bunlar için çok geçti.

Ben uyurken sayıklarım, uyanıkken pek konuşmadığımdan, ağabey.

Weltschmerz. 


ve Halit,

Birazdan uyuyacaktım, yine de aynada saçlarımı düzelttim. Sigaramı, mutfak penceresinin önündeki saksıda söndürdüm. Çünkü, bir zamanlardı, dünyanın bazı geceleri saf mı saf bir çelişkiyken neden insanların davranışları çelişki içermemeliymiş diye sormuştum hiç durmadan ve bu gecelerde yalnız ağlamak isterdim. Şimdi ise, elbette bütün bunlarla birlikte, evlerin teraslarına varmak için içinden geçtiğimiz odalar var.  Gözlerim oradaki masaya takılır ve derim, yağız ve yaslı bir roman kursağıma takıldığında aklıma hep sen gelirsin, derim ki hakkın var dayıcım, sıkıca tutunuyoruz düşmemek için, masalarımızdan ve hayatlarımızdan ve içimizden kaçmak geldiğinde kaçamayışlardan.

Ona yazdığımda kıştı. Hâlâ öyle. Burada sabah beri bitmek bilmez bir fırtına var. Dayı, görmüşlüğün oldu mu üzeri yaprak doluymuşçasına kendisi gibi bir ağaç sonbaharda? Senin için, derin derin düşündüğün esnada gözlerinin oraya buraya dalıp gitmesinin, bir mide yanmasından farkı kalmayan günler oldu mu? Dümdüz, olur olmadık yerlerde uykun gelir mi ya da zaten hiç yaşanmayan rüyaların hiç yaşanmamasını ister misin? Olmayan dünyalarını ben de görmek isterdim bu yüzden, bu yüzden tüm bu endişenin içinde, pencereye nefesimin buğusunu bıraktım ve izledim, yazdım sana yazacaklarımı, ama yine de pencereler beni bağışlamıyor, üşüyorum, çünkü pencereler yalnızca basit yanılgılardır, bir dışarısı olduğunu uydururlar durmadan, oysa ne de acı, bir dışarı yoktur. Her şey ayna içinde bir aynadır.

Belki de şu an dinlediklerimi sahiden de duyabiliyorsundur. İçime yazma telaşı düşüp de odama çekildiğim zamanlar, aslında hiç odama çekildiğim olmaz, bazen kör karanlık köylerin leş gibi soğuk gecelerinde cinlerle koşarım, bazen denizler altında yirmi bin fersaha dalarım, kimi zaman da ortadaki ateşin etrafında toplarım kendimi ve sorarım, bu ayinin her tınısı niçin üzerine uzun uzun konuştuğumuz olguları iptidai ve beylik cümlelere dönüştürüverip atar da elimizde susmaktan başka bir çare kalmaz, sorarım, niçin yaşamak eylemsizliğin üzerinden kaldırılıp atılacak bir tül değildir yalnızca? Bir ömür böyle sormakla geçip gidecek de, kardeşim, sormak da uzun zamandır cevap bulmakla ilgili bir durum olmayınca, zihnim artık sahnenin önündekilere değil, arka plandaki dekorlara takılıp kalıyor. Önünde ne yaşanıyorsa yaşansın, bunun bir hata olup olmadığını umursamadan hep gerisindeki tek renk plana bakıyorum: ölüme. Öyle ki ölüm, hangilerimizin hayatını daha değerli, hangilerimizin hayatını yaşanmaya değmez paçavralara çeviriyor, işte ölümün varlığının etkilemediği tek durum bu: kendisinin neye sebep olacağının kararı. Sanıyorum ki buna karar veren de doğumlarımız. Sözgelimi, yaşamak yalnızca eylemsizliğin üzerinden kaldırılıp atılacak bir tül olsaydı, doğumlarımız buna kendi başına muktedir olurdu ve hiçbirimizin zihni kendi tekilliğini bulana kadar ruhuna baskı yapan canavarlara dönüşmezdi. Nitekim bunların hiçbirisi olmadı ve yüzleştim, öleceğini en baştan beri bilen varlıklarız fakat doğacağımızı bilmiyorduk, işte doğumu ölümden daha çekilmez ve sakıncalı yapan da bu. Hiçbir şeyin kararını, ne kendisini evrenin tek zeki varlıkları sanan bizler, ne de sürekli oracıkta bekleyişiyle ölüm vermiyor. Biz ve ölüm buradayız ve gerçeğiz, ama kaçınılmaz olan tek şey doğmak.

İşte, koynunda geceyi bir sevgili gibi sarmalayan o rahatsızlık, biz neyi ne kadar konuşursak konuşalım, nereden başlarsak başlayalım, neyi sevip neyden nefret edersek edelim, işte kaçınılmaz ayin başladı, yeniden gece oldu ve bizler yeniden doğduk. Bir vakit gece olduğunda, bir dost diğerine, elimizde neyimiz var demiş, bir teknemiz ve cesaretimiz demiş öbürü.

Şimdi, kardeşim, elimizde neyimiz var?

Spiegel im spiegel.   

Ahmet Hazar Ertaç
12/20



BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP VIII

bir hikâye ile giriş
ben ile muzaffer ve muzaffer ile sen

Hep çıkacak bir dışarı aradım. 
Sevgili Ağabey,

Kalbimizde çakılı kalan bu misafir endişesi; pürüzlü, daima iki kaşın ortasında beliriyor, ardından bir yanımız ısrarla sabitliği reddediyor ve böylece soruyoruz: içeri ve dışarı neresidir? Yine de inat eder gibi, hep bir evvel oluyor, her şeyin bir evveli mevcut, ben ise bunları düşünmeden evvel, henüz yeni bir hikâyeyi karşılamaya hazır da değilken üstelik, Küplüce’den iniyorken, Muzaffer ile karşılaşmıştım. Meşhur siyah paltosuyla yine, yine sokağa kurşun gibi çöken yalnızlığın içinden ağır ağır tırmanıyordu. Çok sık konuşmazdık. Böyle karşılaşmalarımızda, yanıma gelene değin, küçük bir tiyatro oyunu oynuyor gibi görmezlikten gelir, aynı hizaya gelmeden de iki üç adım önce kafasını kaldırır ve hafifçe bir selam verirdi. Benim ya da onun ortadan kayboluşlarımızda, birkaç gün karşılaşmamışsak, ikimiz de yine bu durumun bir evveli vardır diye muhakkak, hafif ve sessiz selamımıza biraz hareket katardık. Onunla alışverişimiz bu kadardı. Oysa o gün, Muzaffer’de bambaşka bir hâl vardı. Adımlarındaki yavaşlık bu sefer kendi içinden gelmiyordu sanki, nasıl anlatmalı, hep bir rüzgârı kıskanmış gibiydi, rüzgâra dönüşmek istiyor gibi. Sürekli yürüdüğü yolu izleyen suratına tuhafça bir kıpırtı dadanmıştı. Kendi kendine mi konuşuyordu acaba? Birden tebessüm ettim. Muzaffer’e değil, yani Muzaffer’in Muzaffer olmasına değil, sadece ansızın, çocukken okuduğum güzel hikâyeleri hatırladım. Güzel hikayelerde hep rutin bozulur, her zamanki karakterler, her zamanki günlerden birinde, hayatın bambaşka olasılıklarından birine denk gelir ve ortaya güzel bir hikâye çıkardı. Bizler, hayatın, sadece ihtimalleri yok eden bir mekanizma olmadığını da hikâyelerden öğrenmiştik. Merhaba abi, dedi Muzaffer. Abi mi? Ben hep kendimden büyük sanıyordum onu. Üçüncü bir gözle bakılsa, sahiden de büyük olmalıydı benden. Gerçi o da benim yaşımı bilmiyordu, üstelemedim o yüzden; Merhaba Muzaffer, dedim. Üşümüyor musun abi, sonbahar geliyor, yine bir cansız sarıdır, yine bir eskiliktir geldi çöktü ağaçlara. Şaşırdım, çok şaşırdım fakat bunu derhâl gizlemem gerekiyordu, yanlış anlayabilirdi, sen şu üç basit cümleyi kuramayacak kadar aptalsın demiş olabilirdim bu denli şaşırarak. Yo hayır, diyebildim alelacele, üşümüyorum. Neden gülüyordun az önce? Yok gülmedim, aklıma bir şey geldi de sırıttım öyle. Ben üşüyorum abi, çok üşüyorum, içeri girmiştim biraz önce, kahveye yani, sıcacıktı, oradan da eve geçeyim dedim, içeri girer girmez bir sıcak, sağ olsun hanım yakmış sobayı sabahtan, ev de sıcacıktı, dışarı hep soğuk oluyor şimdilerde. Sen buralarda mı oturuyordun Muzaffer? Evet, en üstünde sokağın, önünde söğüt olan ev benim, gel buyur, içeride çay içeriz abi, sıcacıktır hem. Nasip, dedim, şimdi işlerim var, nasipse sonra uğrarım. Dışarıda çok durma abi, o kadar soğuk ki, insan dışarıda kaldı mı üşütüyor. Sağ ol, dedim ve başımı hafifçe sallayarak bir an önce uzaklaşmak için hamle yapmak istedim. Şaşkınlığımı gizleyememekten korkuyordum. Şimdi ne olmuştu? Bir rutin çok açık bir şekilde bozuldu fakat ortaya bir hikâye çıkmadı. Muzaffer her günün evvelinde neler yaşıyordu ve bugün, her günün evvelinden daha farklı bir evvel yaşadığı belliydi, bu ne olabilirdi? Onu yalnızca bu sokakta yürürken, birkaç sefer de -adını orada öğrendiğim- kahvede otururken görmüştüm, bunu nereden bilebilirdim ki? İki hafta sonra, Küplüce’ye döndüğümde, çokça evvelini merak ettiğimden ve biraz da o gün sokakta göremediğimden Muzaffer’in evine gitmek istedim. Sokağın en üstünde, zaten birkaç ev bulunan bir düzlükte onun önünde söğüt olan evi kolayca seçiliyordu. Kapıyı çaldım, eşi olduğunu tahmin ettiğim bir kadın açtı. Merhaba yenge, Muzaffer’e bakmıştım, dedim. Evde yok, siz kimsiniz? Bir arkad…tanıdığıyım. Muzaffer iki hafta önce gitti, dedi, iki haftadır gelmedi. Nereye? Söylemedi onu. Sık sık gidiyor mu böyle uzun süre gelmeden? Gider gitmesine ama hiç on günü geçirmedi, işi uzadı herhalde. Giderken hiçbir şey söylemedi mi yani? Dışarı çıkıyorum, dediydi sadece, hep çıkacak bir dışarı aramış.


birinci dışarı
diğer ihtimale inanmak

Dedem derdi ki; içimde dışarıya çıkmak isteyen bir şey var, ben onu yaşamaya çalışıyorum yalnızca, neden böylesine güçtü bu? Sen bana bunu ilk söylediğinde, bir cevap aramak yerine, bunun bir soru olup olmadığını düşündüm. Evet, cevapların sorular doğurduğu zamanlar; biraz gülünç, biraz acınası fakat yine de kendine has bir üslupla sokakların içlerinden geçerken, sokakların içlerinde bize ne bırakılmış diye dolaşıp duran köpekler gibi, durmaksızın, yorulmaksızın aradığımız bir cevap vardı. Işığı merak ederdi misâl, asfalta düşen sokak lambasının sarılığından ince bir haz duyardı hep, ışık olsam ya, aynanın karşısından geçerken ne şekilde görürdüm kendimi? Bir cevap aramayıp yine, bu bir soru mu acaba diye düşünmüştüm günlerce. Cevapların sorular doğurduğu zamanlar. Dost, işte yeniden, bir karanlığın tasviri olmak ve aydınlığın yitik olduğuna inanmak için bir sebep: ya dedenin cümlesi bir soru değil ise? Ansıyorum, benim de içimin coşkuyla dolu olduğu günler vardı. Pastoral yeşiller vardı ve epik kırmızılar, pür beyazlar. Dar aralıklar, tanıdık yüzler, ahşap kapılar vardı. Fakat hiçbiri istemedi çıkmayı, hep çıkacak bir dışarı arayan bendim. Sonra dumanın havaya dağılması gibi yoğunluğunu kaybetti. Bu cümle bir soru değil ise eğer, hepsi bir gün geri gelecek ve zorlayacak demektir. İlkin anlayacağız ki kaybolanları hep dışarıda aramak bir hataymış. Sonra, yaşamak için onlardan başka yaslanacak duvarlarımız kalmamış meğer, diyeceğiz. Yaşamak, hep güç bir eylem, neden şimdi daha da güçleşti, evet soracağız, üstelik sonuna geliyorken bu ödevin. Bütün bunlar olduktan sonra ise, yıllarca kendi zihnimizin duvarlarındaki sebepsiz depremlere çıldırmak için aslında hiçbir nedenimizin olmadığını anlayacağız. Ben ise, bütün olan bitenden sonra hâlâ bir ben kalacaksa eğer, diğer ihtimale inanmak istiyorum. Zaten inanmanın sadece istemek olduğunu söylüyorduk hep. En azından, ellerimde tek bir neden kalabilmesi için, bu cümlenin bir soru olmasını istemek. O zaman, içinde dışarıya çıkmak isteyen her şey koca bir yanılgı diyebileceğiz soruyu sorana. Bir yanılgıyı ise başka yanılgılarla birleştirmeden yaşayamazsın, bu yüzden bu kadar güçtür bu. Çünkü birden fazla gerçek varsa bile, onlara yüklediğimiz anlamlarla yanılgılara çevirebiliyoruz. Şimdi sen, kalk diyorsun bana, kalk ve ismimizin olmadığı zamanlara gidelim. Cevapların sorular doğurduğu zamanlar, dost, ya her şeyin ismi de koca bir yanılgıysa? Bu ne kadar şaşırtıcı olabilir ki? Elmanın isminin elma olmadığını öğrenmek, elmanın tadının aslında acı olduğunu öğrenmekten çok daha az şaşırtmayacak mı bizi? Öyleyse gidelim, hiçbir ismi bilmediğimiz zamanlara gidelim, hiçbir ismi bizim koymadığımız ve hiçbir şeye anlam yüklemediğimiz zamanlara. Evet, yine de bir sonumuzun olmasını dileyeceğim -ben deli değilim sadece zamansızım dediği gibi sahnedeki adamın-, her güzel şeyin muhakkak bir sonu olduğundan, elbette. Böylece, bir zamanlar bir derviş, diye başlayan cümlelerde kendimiz olabiliriz, dost, iki güzel isim.

ikinci dışarı
bu oyunlardan usandım, dedi bilge

Ağabey,
Hissediyorum, yeniden doğan güneş ve onunla beraber uyanan mevsim ve sokakta üzeri gazete kağıtlarıyla dün gece, ağız dolusu gülmesinden arta kalan ne varsa insanların, belki de deniz siyahtan yeşile dönüyor artık diye, zihnimde sızıdıklarını hissediyorum. Sızımak ve tutsanmak, bu iki kelime, çünkü zamanlar vardır ve haklıydın, bazı bazı şeyleri anlatırken kullandığım kelimeler bu zamanları hissetsin isterdim, bir sızıyı hissetmeye benzesin. Fakat beni hangi zamana götüreceğini bilmediğim kelimeler var. Dün mü ve belki bugün hatta, veya yarın, her neyse, bunları birbirinden ayırmaya gücüm kalmadı artık. Eskiden, biliyorsun dost, eskiden zaman diyordum, ne tuhaf şey, ne karmaşık, çözemiyorum, çözülemiyor. Belki bu telâşeden yorulduğumdan belki de iyileşmeden eskimek*, bir zamansızım artık -ben deli değilim sadece zamansızım dediği gibi sahnedeki adamın, suratı kanlar içinde gelip-. Sızımak ve tutsanmak. Sızlayan şey ve tutsak edilmek. Bu iki kelime bizi hangi zamana götürmeli? Bizler, işte yeniden kendini birkaç mektuba hapsedenler, hep sızımadık mı ve hep tutsanmadık mı yani? Bir parçacık bile boşluk göremediğimizden, yani boşlukları dolduran hep öncekiyle sonraki doluluklar olduğu için, çıldırıp da aylarca kafalarımızı vurmadık mı duvarlara? Yoksa korkmadık mı bizi ehlileştirmelerinden, sen ve ben yani, abi ve kardeş, mektuplarımızın satır aralarında pürüzlü cümleler unutuvermekten çekinmedik mi? Bana yaşanmamışlığın ne olduğunu öğreten sensin. Yaşanmayan her şeyin korku doğuracağını da sen öğrettin. Şimdi bana, hayat çoğalıyorken azalmamayı öğret. Bir cesedin en canlı hissini tanımla. Mağlup bir komutan ol sözgelimi ve yıkılmış bir şehrin ortasında dikilip hezeyanları göğüslemeyi anlat, istemediğin ve inanmadığın bir savaşın ardından. Bunlardan sonra belki, daima denilen şey, yani daima sızıdığımız ve tutsandığımız, bir zamanı hissettirebilir ya da hissettirmese de, bizlerin zamanı daimadır deriz, *sevgili dost, iyileşmeden eskiyoruz, görmüyor musun?

üçüncü dışarı

bir türlü gelmek bilmeyen kış


Bir bekleyiş içindeydim. Bir bekleyiş içinde olmanın gerekliliklerinin farkında olarak üstelik. Saçımı ve sakalımı birbirine karıştırıp önce, sonra her gün aynı yolları arşınlamanın yoksul heyecanıyla, kimi zaman bir bekleyişe ihanet olur diye kıyafetlerimi bile değiştirmeden, bıraktığın gibi yani sarsak ve pasaklı, başka bir insan sanılabilirdim çünkü ve başka bir insanla aynı bekleyişlere sahip olamayacaktım, yine de engel olamadıklarım da vardı tabi, her gün parça parça benden ayrılan bir ruhun peşinden koşmak mesela, olur olmadık yerlerde saatlerce kusmamak için bedenimle onun bulantılarına ayak uydurmak, bekleyişime darbeler inmesin diye başka birine dönüşmemek isteğine rağmen ve her gün aynı yollarda yürüyorken, aynı bez parçalarını yükleniyorken ve aynı yerinden kaşıyorken sakalımı, buna bir antitez olarak sürekli değişen ruh hallerinden midem bulanıyor artık. Üstelik kış da gelmek bilmiyor bir türlü ve bunaltan bir sıcak, haklısın. Adana yıllarında beni aramıştın bir gün, n’apıyorsun demiştin, güneşsiz odamda yağmuru dinliyordum öylece, döndüğüm yerleri düşünüyordum. O zamanlar senin Beşiktaş’taki evin de güneş almıyordu, eksi ikinci kat dedikleri bir mahzendi. Bunu konuştuk ve en azından ışık alıyor senin odan diye çıkışmıştın. Işık almak, biliyor musun o konuşmadan sonra hep bunu bir şiirde kullanmak istedim. Henüz bir şair olamadığımdan belki, belki de şiirler ışık almamalı mı acaba diyerek bir şüpheyi içselleştirdiğimden fırsat olmadı. Antep yıllarında ise bunca kavramların farkında bile değildim. Sen de ortalarda yoktun ve Acis de yoktu üstelik. Oradaki odam sonsuz bir bozkıra bakıyordu. Gözümle takip ediyordum onu, bir gün görebilirim bir sonu varsa diye. Yoktu işte, ufuktan sonra gökyüzüne çıkıyordu sanki bozkır, bir gökyüzü bozkırı oluyordu da sanki, kimseler ulaşamadığından ufuğa, bizler habersizdik bundan. Sonra, ayaklarım gitmiyorsa zihnim gider diye düşünerek başlıyordum yürümeye. Attığım her adım, bir adımlık mesafe daha ekliyordu ona ve bu yüzden hep o bozkırda sonsuzluk vardı. Pes edip, kendimi kalakaldığım yere gömüyordum, geriye doğru adımlamaya hâlim mi vardı sanki, gömüyordum ve sonrasını hatırlamadım hiç. Her uyanışımda penceresi sonsuz bir bozkıra bakan odamda oluyordum ve dayanamayıp yine geçiyordum o pencerenin karşısına. Belki de Acis’i ilk o bozkırda düşledim. O bozkırın ortasında birkaç dilek çaputu bağlanmış bir ağaç olarak, ya da arada bir uğrayan yağmur bulutları olarak düşledim. O bozkırın kendine has yalnızlığından doğan sarı olarak düşledim belki de. Acis’i ilk gördüğümde ise, Bursa yıllarında yani, karmakarışık bir kitapçının içerisinde öylece dolaşırken, üzerinden yıllar geçmesine rağmen, alnında o bozkıra rastladım. Ben hayatımda bir kez aşık olacağım, dedim ona, gölgesizler hayatında bir kere aşık olur, o sen misin? Tam da düşlediğim gibi bir ağaçtı o, kimseye anlatamadığım dileklerin çaputları bağlanmıştı üstüne, korkmuştu ve ıssız bir adanın ortasından kurtulup da kendini bu ışıltılı dükkana atıvermiş gibiydi. Korkularımı yenmemi bekler misin, diye sorunca bana, neden bilmiyorum, ben de bir mavi kuş haline geliverdim, öylece işte. Ürkekçe kanatlarımı çırparak, beklerim, yani herhalde dedim ve metroya yürüdüm. Metrodan indiğimde beni bir bozkır karşılamıştı, gökyüzünden yeni inmiş bir bozkır, üstelik omuzlarımın tam üstüne, öylece dayanamadım, bekleyemem dedim. Sen bekleyemezsen eğer ben de korkamam dedi, evet ben oyum, daha da sileceğim gölgeni yeryüzünden. Sonra İstanbul yılları ve kış gelmiyor bir türlü, odamı kavuran bir güneşe de sahibim üstelik. Yıllar önce yaptığım hayali yürüyüşlerle bu sefer Ortaköy’e uğruyorum. Sen evde yoksun hâlâ. Halit ise, belki de bahsettiğin yavan kokulu kremlerden sürüyordur saçına odasında, ya da kapısının ardında bir metin çalışıyordur, ne yapsın, Halit de senin gibi bir Jöntürk ve iyi bir insan, saçları dökülmekte haksız mı yani? Anımsıyorum, aylar önce sana yazdığı bir mektupta da bahsetmişti dökülen saçlarından, ne de güzel sesi var ama değil mi, bir mektubu okurken onu bir şiire çeviriyor sesi, bir de şair kalmamam halinde bana bozulacağını söylemişti, saçları dökülmekte haksız mı yani? Sonra karşıya geçiyorum ve Acıbadem’den Kadıköy’e inerken, bir bekleyiş sona eriyor. Ne de ani! Bekleyişler hep aniden sona eriyor, tam da bu yüzden beklemek bir gölgesizi aynı kalmaya mecbur kılıyor, bir mektup buluyorsun kapında ve bitti diyorsun, öyle işte, birdenbire. Artık bir bekleyiş sahibi değilim. -Bakmayın bana öyle, ben deli değilim sadece zamansızım dediği gibi sahnedeki adamın, suratı kanlar içinde gelip- Artık ışık alıyorum, ne acınası.
Şimdi burada duralım ve bana izin ver, yaşamadığım bir zamana gitmek ve eylemlerin taklidini yapmak için. Unuttun mu, bana yaşanmamışlığın ne olduğunu öğreten sensin.


dördüncü dışarı
eşsiz bir korku doğurmak

Bir atın kırılınca ayağı, vururlar kafasından, artık koşamıyor diye. Ayakları kırılmış atlar ise önceki mektubun kenarlarına acemice çizdiğim bir resimdir, karın neden yağıyor olması gibi ustaca değil yani. Bunu bilahare konuşuruz. Bana sahiden de bir eylemsizlik mektubu yazmışsın. Bizlerin elinde olsa zaten, yeni yeni cephelerle uzatırdık bu savaşı, ne yazık, hiçbir şey bizlerin elinde değil oysa. Mektubunu okudum ve hatta kendimi senin yerine koymak için çabaladım bazı bazı, sonra Poetika’da bizlerden, karakterlerin değil eylemlerin taklidini yapmamız istendiğini anımsadım. Öyleyse yarım ışıtılmış bir oda bulup yarımca bir şarkı açtım ve sigaranın da yarısına geldiğimde işte şimdi vaktidir diyip mahşer meydanından bozma bir masanın başına oturdum ve düşündüm, Alina nedir, yağmur yağarken geliyorsa aklına ve kış da sonunda gelebilmişse yani, üstelik bunca hisleri eyleme çeviriyorsa, Alina ne olmalıdır?  Birçok şey olabilir, haklısın, yine de burada bir çıkmaz var: bir yalanı yaşıyor olmamız. İskeleye inerken kulaklığımdan Erkan Oğur söylüyordu: Ne sahibim bu yerde / Ne kiracı / Sadece bir ömürlük misafirim ben. Ne yani, gerçekten farkında değil miyiz bunun? Binbir rengin karmaşası içinde yüreğimiz, uzlaşmadan da olsa bir yanından tutarak dünyanın yaşayıp gidiyorken, aşık oluyorken ve şiir yazıyorken, sonra mektuplar yazıyorken dostlara, yakasında kendi karanfilini taşıyan adamlar olmaya uğraşıyorken bir yandan, tüm bu olup bitenin kocaman bir palavra olduğunu bilmiyor muyduk? Öyleyse evet, bir yalanı yaşıyoruz, kimi zaman bir günahı da yaşıyoruz hatta. O kadar çok inanarak yaşıyoruz ki her şeyi bildiğimiz hâlde. O zaman Alina nedir? Bir hayal olmalı, bir amaçtan bozma. Sana seni hatırlatacak bir şey varsa, o, bu mektup olmamalı dost, Alina’ya tutunmak olmalı öyleyse. 

Seni susmaya ve baskılanmaya iten, sende sızıyan ve sende tutsanmış olmalı. Daima yani işte, kurtulamayacaksın ki bundan. Yenilmek için diyorsun bana hep, öyleyse yaşadıklarını göğüslemek ve kendi başına getirdiklerinle başbaşa bir yaşamak telaşesine düştüğün vakit mahzun olmamalısın. Son eylemsizlik mektubunu okuduğumdan beri aklıma, bir insanın ne zaman hayatı (her şeyiyle) olduğu gibi algıladığı sorusu geliyor. Ne zaman algılarımızı çarpıtmaktan vazgeçip de çıldırmayı kabulleniriz? En başta doğarken diyorum, yani bu çıkmazla tanışmamıza denk düşüyor ilk çıldırmak. Başka bir ihtimal yok çünkü o an, sahip olduğumuz tek algıyı, yani yabancısı olduğumuz kirli havayı içimize ilk çekince ciğerlerimiz yanıyor ve ağlıyoruz, başka bir algımız yok ve bunu çarpıtacak bir yaşanmışlık da yok üstelik. Bu yüzden en başta doğarken çıldırmayı kabulleniyoruz. Bir de ölmesi var bunun, ikinci çıldırmak. Ölürken de çıldırmakla kaybedilecek bir şey olmadığından herhalde, ya da yıllarca bir yalana gerçek maskeleri takıp yaşanıldıktan sonra gerçekle yüz yüze geldiğimizden olmalı, ölürken de kabulleniyoruzdur çıldırmayı. Sen ise ‘’edebiyatı kabullenmek’’ diyorsun, edebiyat nedir, edebiyatı kabullendikten sonra algılar çok daha fazla çarpıtılıyor, çünkü mevsimleri herkesten farklı görüyorsun ve insanların mevsimlerini ya da kendi kendine yaşamı titretmeden sakince yürümeyi bir sokakta ve böylece aslında çıldırmaktan uzaklaşıyoruz olabildiğince. Öyleyse edebiyatı kabullenmek, bir bakıma, maskelenmemiş bir hayatı reddetmek anlamına geliyor ve doğal olarak gösteri benliğinden uzaklaştırıyor bizleri. Bunda telaş edilecek bir şey olmamalı o zaman, geçelim.

Olanlar ve bitenler var, mektubunun en güzel cümlesiydi bu. Olanlar ve bitenler var, daha sonra seni tanımayan bir şehir var, haritanın neresine düşer bilmediğim, hem siyasi hem zihin haritanın. Beşiktaş iskelesinde, günlerce altında uyuduğun bir üst geçit var, ölümü hissetmeden. Üşüyordun belki de, ya da açtın, ölümü hissetmedin ama. Öyle bir yerdi ki orası, ölümü hissettiğin an ölürdün çünkü, biliyorum, gördüm. Her şey kendi olağanlığıyla gidiyordu ve bana da bu olağanlığın yansıttıklarıyla anlatmıştın olan biteni, fakat yine de çaresizdin. Belki de doğru söylüyorsun, kendini kurtamalı ve uzaklara atmalısın, hiçbir şeyden kaçamıyor da olsan Kavafis haklı, o şehir arkandan gelecek daima, o şehir köşelerde sessizce ağlayan bir anne çünkü.

Bir oyun izlemekteydim, pek de güzel diyemeyeceğim bir oyun, sıkılıyordum esasen. Oyun biterken, son sahnede yani, kısa boylu ve düzgün traşlı başrol, başından beri giydiği tuhaf kıyafetlerle sahneye daldı. Suratı kanlar içindeydi. Biraz soluklandı ve etrafında kendisini dikkatlice izleyen topluluğa döndü: Bakmayın bana öyle, ben deli değilim, sadece zamansızım, diye haykırdı ve ağlayarak geri çekildi. Ben bu adamı bir yerden tanıyorum, dedim kendi kendime, fakat neredeyse iki saattir onu izliyordum ve böyle bir fikir oluşmamıştı zihnimde, ben bu adama bir yerlerde rastladım. Tüm seyirciler, içerisine sıkış tepiş oturdukları devasa salonu terk ederken ben oturduğum koltuğa çakılı kalmıştım. Kim bu adam, eminim, bir yerde gördüm. Salon tamamen boşalınca kalktım mecburen ve Acıbadem’den Kadıköy’e inmeye başladım. Cevapsız ve uzun bir yürüyüşle kapıma geldiğimde, ince ve beyaz bir zarf gördüm, özensizce sıkıştırılmıştı, üzerinde eylemsizlik mektupları yazıyordu ve gönderenin adı zarfın üst köşesine küçük haflerle iliştirilmişti: suratı kanlar içinde gelip, bakmayın bana öyle, ben deli değilim, sadece zamansızım diye bağıran adam.


çıkış

Evet, şimdilik böyle işte. Bana soracak olursan, yine de dün gece biraz uyumuş olmayı dilerdim. Yeniden yitirilmiş bir günün sonunda, zihnimin tüm dağınıklığından kaçırıp göğsüme sakladığım üç beş kelimeyle, sana tüm bu olan biteni yazmaktan başka çare bilmiyorum. Gitmeyi unuttuğumdan beri adımlarım daha hızlı, koşuyor gibi yürümeye başladım, yetişmeye çalıştığım bir şey de yok sahi, o zaman kaçıyorum, nicedir asılmış her yüzden bir parça taşıyor yüzüm ve sonra özlemeyi de unuttum, varsa gidecek bir yer işte bu durduğumdur, sahiden kaç kez daha ağlamalı yaşam beni, evet abi, zihnimde yasaklanmışlar ve gözlerimde ince bir yanma, koşuyor gibi yürüyorum anlayacağın, zihnimi ele geçiren bu curcuna nedir, tüm düşünülmemesi gerekenler iç içe, gözlerimin sahibi kim ve bilmiyorum neden gelmiyor bir türlü kış. Günün sonunda yani abi, günün sonunda olanca yitirilmişliğimle işte, koşuyorum gibi.

Yine de bu gece biraz uyuyabilecek olmayı diliyorum. Oysa bu biraz da, bütün olan biteni sana yazmaktan başka bir çare bilmiyor olmamla alâkalı.

Belki de bir gün bana İsrafil olmayı anlatabilirsin, ben de sana, kıyamet sabahında bir ayçiçeği olmayı. 

Sevgilerimle ağabey, olanca sevgilerimle.

Kardeşin,
Ahmet Hazar Ertaç
11/19






BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP VII


Birinci Köşesi
   İnandırılmışlıktan Kaçış



Sevgili Ağabey,

Tanrı bizler için, yeryüzünde asla bulamayacağımız kusursuzluk arayışının tatmininden ibaret olmamalı, demiştim. yalnızlık. Kendi gerçeklerimiz ve öğrenilen doğrularla iç içe geçmiş, asla ve asla bitmeyen bir şeyler kovalayışımızdaki ince tınılar. kelimeler ve yanılgı. Belki de kusursuzluğun olmayışı, ya da belki bitmek bilmeyen bir yokuşu tırmanırken tıkanan ciğerlerimize ve tütüne küfretmek. çaresizlik. Soğuk rüzgarları, bir kayıp gibi soğuk,  göğsümden eksik etmeyen, ayaklarımız acıdığında akla gelen imgelemler, o an var olmayan yaşamların resimleri miydi? Bütün bunlar gerçek miydi ve, gerçek neydi ki zaten? İşte biz yeniden Aşiyan'da sırtımızı bir mezar taşına vermiş Boğaz'ı izliyorduk. Oysa henüz saat geçmemişti, gemi sıkılmalarına anlamlar kondurmamızın üzerinden. Bacakları kırılmış atlar gibiydik. İçimize sığmayan, bir fikir değil, sanki bir somutlaşma, parmaklarımızın ucuna dek gelip elimizi, yıllarca çıkmazlarla berkitilmiş yumruklara çeviren, sataşma isteği ve inat. Ben ise gevşetip yine, ellerimi, annenin mezarının soğuk toprağında gezdirdikten beri, aklıma yine bir kılçık gibi takılmıştı gerçek. Senin gerçeğin, benim gerçeğim, annenin gerçeği neydi? Bir gerçeğin, madde ve ruhun kusursuz olmayışına, hep bir eksiklikle zihin tırmalayışına, tek bir neden bile sunamıyoruz. Kusursuzluğa yaklaşabilene, kusursuzluk övgüsüdür, diyoruz olsa olsa. Nihayetinde gerçeklerimiz tek bir an bile kusursuz olabilseydi, annenin bu soğuk toprağın altında yatıyor olması haricinde hiçbir şey, anlamını bulmak için, bir kimsenin kelimelerine ihtiyaç duymayacaktı. Yahut ben, onun nemli ve kırılgan toprağına dokunduğumda, senin ruhunun labirentlerinde kaybolmuş hissetmeyecektim. Sahiden, İstanbul'u kaçar gibi bir sabah terk etmen hangi kusursuz gerçeğinin çıkmazıydı ki? Görüyorsun, inanç bu noktada ikiye ayrılıyor. Benim kendimi inandırdıklarım kusursuz olamıyor. Kendisini bana inandıran tek bir gerçek ise, tüm kusursuzluğuyla, ellerimi intihar etmiş bir kadının toprağı üzerinde gezdirip, olmuşluğumu en derinine kadar oyuyor. Bütün gerçeklerimin ışıltısını söndürüyor. İnsan, gerçeklerinin de kusurlarla dolu olduğunu anlayınca, geriye neyi kalır? Bir yalana inanmak isteği doğar, sabaha karşılardan birinde. Zaten insanın günleri, sabaha karşılarda neyi karşılıyorsa ona dönüyor. Belki de annenin son gerçeği, işte buydu. Biliriz ki, ağıt değilse, ölen bir insanın ardından kelimeler savurmak yakışık almaz. Geride kalanlar anlayamadı bunu. Yalnızdı dediler. Çaresizdi, yanılgılarla çepeçevre, kangren bir ruha sahipti. Öksüzdü, yetimdi, insandı işte. Kimse, bir başkasının ölüsü için ağlamıyordu oysa, kendisinin geriye kalan eksik dirisi için. Peki ya ağabey, neden sonbaharı anlayamıyor yapraklar? Yaşayanların gerçekleri arasında ölüm yok, mu? Yok. Tırnaklarını nereye geçirirsen geçir, dönüp dolaşıp ellerinde kendi kanınla çöküvermenin yansımalarıdır, savurgan bir telaşla ve aceleyle yaşadığımız. Ölümü kavrayamamamız ise, tek kusursuz gerçek oluşundan olsa gerek. Nihai varlık, nihai gerçeği yaratıyor, biz, sadece izliyoruz. Yok olmanın maddelerinden başka bir şey değilizdir bir ihtimal. Sana bu yüzden, masmavi bir deniz ve gökyüzününün dostluğunu izlerken, ellerimde hala toprak kokusu, ruhum delik deşik söylemiştim: Bu sadece teolojik bir öğreti değil, Tanrı, bizler için, yeryüzünde asla bulamayacağımız kusursuzluk arayışının tatmininden ibaret olmamalı. 
         
                          

İkinci Köşesi
İnanmışlığa Kaçış


Ağabey, 

Yalnızlığın, insanın nerede çoğaldığıyla bir ilgisi var ise, göğsümün bunca zamandır, kanlı ve kemirgen ovaların, köylüklerde zaman durduran sessizliğin ve hayatı kulakların arkasına iten duyumsuzluğun yatağı oluşu boşuna değil. Öyleyse kelimelerin mi yoksa yalnızlığın mı daha önce yaratıldığı, buracıkta bir soru işareti olarak kalsın. Sadece, çocukken, kelimeler henüz beklenilmesi gereken kaçışsızlıklar iken, kurumuş bir limon ağacıyla ve toprakla ve arklardan sessiz sedasız, hayata dokunmadan geçip giden su ile konuştuğumu bilirim. Çünkü gölgesizler böyle yapar her gölgesiz kaçınılmaz bir hiç kimseye dönmemek için toprakla konuşur ve sessizlerin bağrından kelime sökmek ister ve yitmişlerden yitip gitmeler dilenir ve sorar çünkü sırrı saklayan bunlardır gölgesiz ise ömür sonana dek zindanlarında gizlenecektir bir kez duymaya görsün* Limon ağacının kuru bedeninde ellerimi gezdirirken, hep öfkelenmem gerektiğini hissederdim. Gerekmek. Ne acı. Ama beni tanırsın, her yağmurdan eli boş dönenlerdenim, gölgesizim, bilmem tutunamayanlar gibi öfkelenmeyi. Oysa çocuklar, her şeye öfkelenebilmenin meşru olduğu, tanrısal bir hissin ilk duyumlarıdır. Çocukluk, hep biraz da sarhoşluktur. Benimse tek duyumsadığım, yalnızlıktan da önce yaratılan bir şeydi. Farklı olduğumdan değil, çok fazla aynı olduğumdandı. İşte, gözlerimin karanlığa muhtaç oluşu, aç ve perişan bir köpek gibi muhtaç oluşu bu zamanlara dayanır. Bu yüzden, bende renklerin tükenişi, dışarıdaki dünyanın soluk alnacını boyamaya gücüm kalmayışı da kelimelerden öncedir. Birinci köşe, bize dayatılanlar ve öğretilenler. Bana tek öğretilen, her şeyin kader oluşu, ötesinin olmayışı. Ötesi, akılların ermeyeceği yer, işte hiçbir duanın reddolmadığı köşebaşı. Kutsal olan ve kutsamak eylemi, hep bu akılların ermeyeceği köşebaşına gelene değin, eşya üzerinden dünyaya akıyor. Buradan sonra ise kendi ruhlarımızda birikenleri kutsuyoruz. Ne budalaca! Zaten kader demek, bir çocuk için ne ifade edebilir ki? Misalen, limon ağaçlarının kuruması kaderin neresindedir? Yalnızlık, kimsenin olmayışı değil, herkes ile beraber yalnız olmak, sadece insan olmak bile yalnız olmak için yetiyor ise, kaderimizin neresinde yazar? İnsan, kelimelerle düşünür Hazar. İnsanın yalnızlığı, düşüncelerinden ayrı değildir Ağabey. Yalnızlık, bir kader ise, kelimelerle yazılmış ise bir deftere, kesin ve olmuş olandan ibarettir, olacak olan olması kesin değildir. Ama yalnızlık bir kader değil. Kaderin kendisi yalnız olmak. İnsan, yalnız doğar. Her şey en baştan kaybedilmiştir. İnsanın, bu dünyada, insan olmaktan başka binebileceği bir gemi  yoktur. Her şey buna bir araçtır. Ağabey, neden bunu inatla bir distopyaya yorduyorlar? Bize öğretilen, cebimize sıkıştırılmış kelimelerin tek bir anlamı var, anlatmak. Yalnızlığımızı anlatmak. Hiç kimse olmuş gölgesizleri, son avına çıkan bir bozkırkurdunu, seni ve beni ve onları anlatmak. Neden mağlup sayılalım ki? Her şeyin en baştan kaybedilmesi, kazanabileceğimiz tek şeyi kazanabilmek için-di. Değil mi? 

*öyleyse, yalnızlık, kelimelerden önce yaratılmış olmalı. öyle haklısın ki bozkırkurtları bile hep bir iz bırakıyor muhtar.


Üçüncü Köşesi
Zamanın Hep İleriye Akışı


Bir gece ansızın, durduk yere, öylece oturduğum yerde, özlediğimi hissettim. Her şey böyle başladı, 

Soğuk bir geceydi. Henüz bulantım, bulutların pembeye kırmasını atlatamamışken, varlığım ve burada oluyor olmamın arasındaki boşluk, bilincimi yeniden  içine çekmeye başlamışken, yine kaskatı bir karanlık çöküvermişti. Karanlık bu, hep aniden çöker. Hangi yolcuyu beklesin ki? Belki de ezelden beri, yolcusu oluşunu saçma bulmuştur, bilinmez. Öyle ki, dünyada günışığına küsmüş bir gece olsa, işte o geceydi bu. Sessiz denemezdi çünkü sessizlikten doğma bir uğultu vardı gecenin içinde. Ses dediğim, çamların, rüzgara değerken çıkardığı uğultuydu. Çok uzaklarda, evlerin dedeleri, karanlığın uğultusu derdi buna. Çünkü onu işiten herkesin zihnini neftiye boyardı. Yine de bu ses, seslerin içinde öyle garip biriydi ki, sessizliğin içinden olması, insanda bir ürperti uyandırmasına yetiyordu fakat yine sessizlikten doğması, hoş bir tınıyı da yaslıyordu kulaklarıma. Komşu evlerin avlularında, kimsenin göremediği domuz yuvalarında, bilhassa bir ses olmanın kendi içinde dolaşır da öyle girerdi bu eve. Girdiğini herkes görür, çıktığına ancak güneşi karşılayanlar şahit olurdu. Çok soğuk ama sessiz olmayan bir geceydi. Anne dedim, 

Böyle gecelerde, renkler hep bir yerlere kaçarlardı. Dağların mı ardına, duvarların mı diplerine, yoksa insanların mı içlerine bilinmez. Kaçarlardı ve göğsüm yeniden bir ovayı bir taşa sıkıştırır gibi sıkışırdı. Nehirler ne yöne akar, hangi çoban kendi  sürüsünden akıllıdır, batağanlar nereden gelir ve nereye giderler, kestiremezdim. O gece, yine bir kaçış, fakat sanki sonsuz gibiydi. Ruhum kadim açlığıyla yola çıktı, gece ve gündüzü birbirine karıştırarak yürüyüp dağları aştı. Girdiği her köylükteki her evin duvar diplerine eğildi ve ortancaları selamladı. Karşısına çıkan her insanın, eşkiyanın, evliyanın, kayıp ve aşığın içine bir şiir uçurdu ama yine de bulamadı onları. Sonra bir yere çöktü. Yoruldu ister istemez, dinlenmek istedi ve ansıdı: zaman hep ileriye akmadan önce, renklerin tek sığınağı annemin yüzüydü.  Varsa bir yerde bir ışıksızlık, annemin yüzünden yansı bulur, kuşluğu beklemeden rengine kavuşurdu. İnsanın bazen bir parça toprak ya da ufacık bir taşı özlemesi, annelerin özlenmesiydi esasen. Uzak ya da gurbet dedikleri mecburi karanlığı, bir tek annelerin yüzleri aydınlatabiliyordu. Belki bu gece de oradaydılar. Ansıdı ve aştığı bütün  yolları, aynı açlıkla geri yürüdü. Eve döndü ve annemin yüzüne baktı. Ama değildiler. Bu gece annemin yüzünden bile kaçmışlardı. Koyu bir gri  kalmıştı sadece. Anne dedim, 

Çoğu zaman ince bir tebessüm kayıtsızlığıyla meşhur, ben, o gece bir cinayet işledim. Renkler ortada yoktu ve önceleri yapabildiği tek şey zihnimi karanlık-yeşile boyamak olan bir uğultu, renklerin ortada olmayışını fırsat bilip kafamın içindeki her boşluğa sızmaya uğraşıyordu. Savaştım. Mahzun olmadım, hep biraz da yenilmek için buradaydım ve nihayetinde yenildim. Sonrası bir cinayet. Bir cinayet ki, katil hariç, herkes ve her şey öldü. Oysa öldürdüğüm, zamanın önünde direnen, devrilip de bu evin, bu şehrin ortasına çöküp kalmasın diye kendini yiyip bitiren o şeydi. O şey, o muğlak ve belirsiz fedai, neydi? Öldürdükten sonra bile göremedim. Sahi, görsem ne değişecekti? Anne dedim, 

Bir gece ansızın, durduk yere, öylece aniden, özlediğimi hissettim. Her şey böyle başladı. O gece annemin yüzü, mutlak bir griydi. O gece bir cinayet işledim. O gece, zaman hep ileriye akmasın diye direnen o şeyi, istemeyerek oracıkta öldürdüm. Peki nasıl? Anne dedim, 

Anne anlat,
ne oldu?


                       
Dördüncü Köşesi
Oyalanış Ayinleri
                                 

Yaşamak, her gün kendi anlamından vazgeçen bir şeye dönüşüyor. Hal böyleyken, yirmi ikisinden sonra ilk kez karın yağışını seyrediyor olmam neye yarayacaktı? Ya da sen, kiliselerden bir çağ başlatamayacağını bilmiyor muydun? Benim gibi ve herkes, öylece oyalanıyordun. 

Bir tipi, titreten bir rüzgar ve ağıt gibiydi o, Sevgili Dost, ağlamaklı kazanmışlıklarımız, ağlamadan kaybettiklerimizden az değil. Çilemiz, tek başına kaldığımızda, hep diş sıkmak eylemi, aslında tek başınalığın özleminden arta kalanlardı. Bir çağ başladı ve bitti. Bunu başlatan sendin. Bunun başladığı yer bir kilise değildi. Başlatan sendin  ve mevsimlerden sonbahardı ve evindeydin. Her şeyin başladığı yer, dört duvarı kitaplarca büyü dolu odandı. Kalemliğinden kurşun bir kalem çıkardın. Ucu körelmişti, açtın. Yazdın ve adına Daphne Çağı dedin. Nereden biliyordun ki? Neden adını koyamadığımız acıları yaşıyoruz? İki sorunun da cevabı aynı. Sen, parmaklarının ucuyla yetişebildin ve hafifçe dokundun. Bazen, durdun ve izledin. Bazen ağladın. Bazen sana fısıldananlara kulak verdin. Korktun. Sonra tekrar ağladın. Masanın manzarası hayli hoştu, oturdun ve yazdın. Durmadın. Bazen ben geldim yanına, sustuk ve benliğimizi dinledik. Eskiden, kendi evine bile saygıyla girmeye korkan bir adamdım, ama içinde dolaştığım benlik, sana büyük bir saygıyı pay ediyordu her seferinde. Seninle en güzel susarak değil, kelimeleri yarım bırakarak anlaşıyorduk. Çünkü biz, sustuğumuz zaman sadece ağlıyorduk. Ayrıca susmak, bizim için estetik bir şey de değildi ve biz birçok kaygılarımızın tepesinde varlığımızı estetik kılacak olanın ne olduğunu sorardık. Ben hep, sevmektir, derdim. Sen kızardın, kırarım kafanı, bir bok bildiğin yok, insan varlığı estetik olamaz oğlum, derdin. Ne önemi vardı ki?  Sonra ben çıktım, tekrar yalnız kaldın. Dört duvarı kitaplarca büyü dolu olan odanın dört ayrı köşesinden kendini izledin. Odanı havalandır, dediğim geldi aklına. Güldün. Basit ve sakin bir gelecek istediğimi düşündün. Kızdın. Basit, ağrımak kadar basit, sakin bir gelecek. Sanıyorum ki düşüncen, yaratıcılığı doğuranın husursuzluktan başkası olmayışıydı. Şairler ve öykü mühendisleri ve romancı bilgeler hep husursuz olmalıydılar. Sakin ve basit bir gelecek istiyorum dediğimde, huzursuzluğu geride bırakmak istiyorumdur, sandın. Estetik olanın önemi de buydu, ikimiz de yanılıyorduk. İnsanın varlığını estetik kılan tek şey huzursuzluktu ve bundan zaten kaçamazdım.  Sonra tabakandan bir tütün sardın ve pencereleri açtın. Yakmadın, bekledin. Gitmeliyim dedin, gittin. 

Daphne Çağı, bir kiliseden başlamadı. Tütünü yaktın, bir çağ başlattın. Ben istediğim için pencereyi açtın, biraz havalandırdın. Tütün bittiğinde, artık Daphne Çağı da bitmişti. Benim gibi ve herkes ve sen, bir oyalanış ayininde dualar ediyorduk ancak. 

                                                            
                                                          Çıkış
             

Sevgili Ağabey, 

Sana bir mektup yazdım, dört köşeli. Dört köşesi bir çerçevedir. Birer büyüyle doğmanın çerçevesi. Artık lanet demiyorum çünkü gurur olmasa da üzüntü de duymuyorum, inatla. 

Sana bir mektup yazdım, bu dünya ile uzlaşmayacak olmanın keyfinden dört köşedir. Çünkü kaldırımların yaşanmış taraflarından yürürüm hep, ellerim ceplerimdedir ve ağzımda belli belirsiz ıslıklar dolaşır. Botlarımı ise  çamursuz gören olmamıştır. 

Dört köşesi birbiri içre bir mektup yazdım sana, içrek kahırlar gibi yaslandığından. 

Yazdım, 
çünkü yaşamaktayım. 

Ahmet Hazar Ertaç
5/19




BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP VI



Sevgili Jöntürk,

Garip bir hüzündür her şey. Ben, öncelikle ''her şey''i çıkartacağım. Garip bir hüzündür, diyeceğim. Her şeyi çıkartınca geriye hiçbir şey kalmıyor diyecek doğa. Oysa hudutsuz bir özgürlük de tanımış olacağım, bir şiir kuruyor gibi. Cümlenin sonuna koyduğum her şey garip bir hüzün olmuş olacak. Kimilerine göre bir çelişki de üretmiş olacağım. Onlara göre bir şey, her şey demek olabilecek çünkü. Bu mektubu kör bir adam yazıyor olsaydı, karanlığın garip bir hüzün olduğunu söyleyecekti. Hapisti çünkü, tek tanımlayabildiği oydu. Bir sağır yazıyor olsaydı sözgelimi, sessizlik diyecekti, garip bir hüzündür. Oysa bizler, kimi zaman kendisini birkaç mektuba hapsedenler, hem kör hem sağır olmalıydık. Böylece her şeyin garip bir hüzün olduğunu söyleyebilirdik. Şimdilerde ben, bir çam ormanında ya da pasifik ırkından bir rüzgarın deniz tuzunu suratıma çarptığı bir sahilde oturmuş sana mektup inşa ederken neyin garip bir hüzün olduğunu söyleyecektim? Peki ya, asıl olan neydi? Şimdi de ''garip''i çıkartacağım. Bir hüzündür, diyeceğim. Çünkü hüzün diyeceksen garip diyemezsin diyecekler kadim bilgeler. Her şeyin içine sinmesine izin verdiyseniz hüznün, hiçbir şeye garip demeye hakkınız yok diyecekler. En nihayetinde böyle bir sıfata ihtiyacı da yoktur hüznün, olması gereken zaten budur. Bu ilk doğan güneşin mecburiyetidir. Anlatılamayacak yani hiç kadar ağır yani garip bir şey hissediyorsak hüzün diyeceğiz zaten. Ya da orman uğultuları gibi yani hayli hoş yani garip şey bir hissediyorsak hüzün diyeceğiz. Bu benim zihnimde ne canlandıracaktı, gayet iyi biliyordun. Garip denmesi de gerekmiyordu. Çünkü zaten bir mektuba yazıyorduk. Zaten garipti. Bu zaten başlı başına bir hüzündür diyecektim, biliyordun. Şimdi fonetik olarak daha alımlı, mahlûkat kümesini daha da genişletir gibi, hüzündür diyeceğim. ''Bir''i de çıkarttım. Oysa bu mektuba başlarken her şeydi. Bir kalmıştı en son ve şimdi hiç. Hüzündür. Parklar hüzündür, adımladıkça derinleşen kaldırımlar hüzündür. Uzaklarda, hiç kimsenin şahit olmadığı ama nihayetinde var olmuş bir dalga hüzündür. Bütün kelimeler, heceler, harfler ve notalar hüzündür. Oysa her şeyi çıkartmıştık en başta. Hüzündür dediğimizde, bu kadar yalın ve alımlıyken, her şey sonuna kendiliğinden geliyor cümlenin. Biri çıkartıyoruz, garibi çıkartıyoruz fakat her şey kurşun gibi oturuyor. Hissettiriyor ve kendisine nefes oluyor. Evsizlik gibi, sevgisizlik gibi. En nihayetinde hüzündür her şey demek zorunda oluyoruz. Bu da bugün doğan güneşin mecburiyetidir ve hüzündür diyoruz.

Sevgili Ağabey,

Katılıyorum, mektuplar günlük dertlerimizin konuşulma yeri değildir. Öğreniyorum; bir mektup nasıl yazılmalı, nasıl bitirilmeli, ne anlatılmalı, paragraf dizimleri nasıl olmalı… Aylardır bekliyorum. Agresif, neye sataştığından bile haberi olmayan bir boğa edâsındaki mektupların kendi kendilerine sakinleşmelerini umuyordum. Harflerin ağzı olsa hepsine birer sigara ikram ederdim başlarda. Bir şekilde devam etmem gerekiyordu çünkü yazmaya. Henüz çıldırmak için çok erken diyordum. Oysa olmuyordu. Kaç gün sonra baksam yine suratı asık metinlerle karşılaşıyordum. İnat etmeyecektim. Kapatıp kenara koyuyordum her seferinde. Şiir, diyordum. İçimden kopalı çok uzun zaman olan bir şiir üzerinde çalışıyordum. Öylesine karamsar metinlerden sonra şiir hoş bir kaçış oluyordu açıkçası. Fakat ben neyi önemsiyordum? Bir şiiri içimden sökerken dikkat etmem gereken şey neydi? Cevabını bilmiyordum lâkin bunu bir ritüel olarak her seferinde yapmak isteğinden kaçamıyordum da. Kendime hatırlatmak sevgisi dost… Aradığım bir ahenk, müzikalite, ritim değildi. O aniden denk gelen, binaların arasından görünen bir parça deniz gibi… Bu dünyaya yarı ait, yarı ait olmayan. Düşünüyorum, her şeyin bir amacı vardır dediler bize hep. İnsan koca bir muamma ve bunun rüzgarıyla uçurtma gibi uçurmak istiyorumdur belki zihinlerde bir şiiri. Sadece bilmiyorum. Fakat kendi zayıflıklarımı bir şekilde anlatmam gerektiğini çoktur hissediyordum. Bunun adına bazen dün bazen bugün bazen de yarın diyordum. Bir şekilde dışarı çıkmalılar. Mektuplarda kapatılan kapıları, böylece şiirde açıyordum. Sonra kenara koyduğum mektuplara dönüyordum. Onca zamandır, kapanmış kapılara kızgınlar. Harfler hep bir ağızdan bağırıyorlar yüzüme. Oysa şimdiye kadar ağızları yoktu bunların…


Değecek mi?
Sevgisi Dost,

Şehrin apartmanları arasından belli belirsiz bir gölge gibi yalpalayarak geçtim. Silik anımsamalarıma dayanarak aklımda neyin var olduğunu kestirmeye çalışıyordum. Kafam yine yerdeydi. Kaldırımların, ben adımladıkça derinleşmesini izlemek istiyordum. Ben adımladıkça uzamasının yolların, tuhaf ama çekici bir tarafı vardı. Bir aralık dinlenmek isteğiyle kafamı kaldırdım. Kara kaşlı kara gözlü, yağız bir çocuk beni izliyordu. Kulağımda gri sesler duyumsamaya başladım. Yanına gittim.

Ben dedi, ağlayamıyorum. Ağlaman mı gerekiyor, diye sordum. Ağlamamız gerekiyor. Nedenmiş o? Çünkü doğru düzgün ağlayabilecek bir tek bizler kaldık. Bizler kimiz çocuk? Bizler, adımlarıyla kaldırımı derinleştirenleriz. Kaç kişiyiz biz? Ağladıkça öğreniriz. Peki bu ağlamak dediğin senin, bildiğimiz ağlamak mı yani? Bizim yürüdüğümüz yolda hiçbir şey bildiğin gibi değil.
Göğsüm sımsıkı oldu o an. Arkama bakmadan, sanki arkam yokmuş gibi hatta, arkamda hiçbir şey bırakmamışım gibi kaçmak istedim. Öyle bir koşmak istiyordum ki, her şey arkada kalsın ve bir daha beni bulamasınlar.  Tüm o dostlar, gülüp eğlenmeler, bazen bir park köşesi ağlamaları ya da bir bıçakla kesiliyormuş gibi uçuruma dönüşmeleri yarının; geride kalsın ister gibi koşmak istiyordum. O kadar çok koştum ki sonra, o denli hızlı koştum ki kendimi bile geride bıraktım.


Bir odada oturmuş insanların gülümsemelerine tanıklık ediyorum. Yüzlerinin her detayını ezbere bildiğim bu insanlar, birbirlerine gerçek gülücükler gönderiyorlar. Abartısız, dupduru ve bazen sahipsiz gülücükler. Televizyon açık. Bir kadın karşısındaki bir kadına bir şeyler anlatıyor. O zamanlar kadınları dinlemek gerektiğini bilmediğinden umursamıyorum. Zaten odadaki hiç kimse umursamıyor. İçine gömülmek istediğim gerçeklikle başbaşalar. Aniden burnuma yaşlı bir rüzgara eşlik etmiş portakal kokusu geliyor. Arkamı dönüyorum ve bir adam bana bıçağının ucundaki yeni soyduğu portakaldan bir dilim ikram ediyor. Ona kendisininki gibi sahipsiz bir gülümseme emanet ediyorum ve portakalı kabul ediyorum. Kafamı kaldırıyorum. Duvarda asılı bir tabloyla karşı karşıyayım. Bir körfez. Denizin kıyısında bir ev. Eve varan, zaman zaman çatallanan bir yol. Kimi yeni yeşillenen kimi onlara yeşillenmeyi öğreten ağaç toplulukları. Kendimi orada olmak istediğime ikna ediyorum. Bir parça deniz her şeyi halledebilecek kudrettedir diye düşünüyorum. Sonra bir kadın kadife sesiyle bana sesleniyor. Ona dönüyorum. Ne dediğini tam olarak kavrayamadığımdan etrafımdakilere bakıyorum. Birileri gitmiş. Birkaç kişi eksilmişiz. Birkaç gülüş eksilmişiz. Birkaç yıl eskimişiz.

Koşmayı kestim. Fakat devam etmem gerekiyordu. Yüzümün sağına turuncu bir güneş parçasını aldım ve devam ettim. Ağlamaklıydım.

Neredeyim? Bu kokuları bir yerden hatırlıyorum. Kulağıma bir balkon gürültüsü yaslanıyor. Dinleye dinleye buluyorum. Balkondan dışarıya bakıyorum. Bir köy evindeyim. Yeşil ve soluk kırmızı boyanmış. Biri evin sağından giden, öteki evin önüne doğru kıvrılan iki yol ağzının birleşiminde. Adımı işitiyorum. Evin arka odalarından bana seslenen arkadaşımın yanına gidiyorum. Burada ne işimiz var? Sen öleli çok oldu. Biz bu anı çoktan gömdük. Yoksa utanmadan her zamanki yoldan mı geldik? Akşam vakti korkacağımızı bile bile o karanlık portakal bahçesinin içinden. Hiç mi kendimize saygımız yok oğlum! Otur iki dakika soluklan. Ağlama. Şu yatağa uzan, dinlen biraz.

Dost,
Bundan kurtulamayacağım. Her gün tazelenerek yavaşça çürüyeceğiz. Biliyorum. Mahzun değilim, sadece farkındayım. Hüznün bütün sıfatlarını geride bıraktım. Hüzündü-r her şey. Ve nihayetinde bir daha düşmek için kalkıyoruz hep.


Belleğimde bir doğum lekesi gibi
Sevgili Ağabeyim,
Bugün o sokaktaki yağız çocuk yirmi beşine bastı.
İyi ki doğulmaz, diyorsun. Öyle olsun.
Doğum günün puslu olsun.


Ahmet Hazar Ertaç
11/18






BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP V

Ağabey,

Şehirlerarası otobüs terminallerinde en olağan vedalara bile ağlamamak için oldukça çocuğum. Oysa en sıradan metro yolculuklarında kafamı sarı direklerden birine yaslayıp kalbimi kemiren kurtlardan kurtulmak için oldukça yaşlı olduğumu sanırdım. Sen ise bana bambaşka bir şey söyledin. Üzüldüm ya da sevindim değil. Kırıldım ya da onur duydum değil. Sadece anladım. Bana söylediğin her şey gibi kafamın panolarına iğneledim. Bunu bir bahane olarak kullanmayacağımı bilmeni isterim.

Uzun bir yolculuktan geldim. Döndüğüm yer tam anlamıyla yuvamdı. Vardığım yer evim bile değil. Ait olmadığım şehirlerde, her geçen gün, her geçen saat, ait olmadığım insanların yüzlerine bakmaktan yoruldum. Bana ait olmayan bu adımların, beni, bana ait olmayan mekânlara götürmesinden yoruldum. Kafamın içinde, hem ne yapmam gerektiğinden kesin olarak emin olup hem de ne yapmam gerektiği hakkında hiçbir fikir olmamasından yoruldum. Her defasında bir sokak köpeğinin bakışlarında, yere düşen bütün çam ağacı pürülerinde, trafik ışıklarının kırmızıdan yeşile her geçişinde, benim burada ne işim var sorusunu zihnimin en göz önünde olan yerlerine tırnaklarımla kazımaktan yoruldum. Cevabını bildiğim soruların beni kısır döngülere sokmasından yoruldum. Ağlamaktan, ağlamamaya çalışmaktan, gülmekten, yürümekten, durmaktan, gitmekten ve kalmaktan yoruldum. Eskilerden kalanları kalbimin içinde bir böcek gibi ezememekten ve onları kovalamaktan yoruldum. Bu dünyadaki ödevlerimin, sorumluluk ve yüklerimin beni bir şeylerden koparmasından yoruldum. Anlam aramaktan, anlamlandırabilmek ve anlamlandıramamaktan yoruldum.

Biliyorum. Kafandan geçenleri biliyorum. Ben neyi bildiğini biliyorum.

Sadece, sen, bu sınavı çoktan vermiş bir adamsın. Benimle konuş, bana anlat. Bir çicek kendini kopardığı için ağlayabilir mi?

Ahmet Hazar Ertaç
11/17


BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP IV


Sevgili Jöntürk,

Bu mektupta anlatmayı düşündüğüm her şey, sisli bir şehirde yitirdiğim ceketimin cebinde kalmış. Çok kısa keseceğim, kızmamanı umarak. Adamın birinin kedinin birine tekme attığını gördüğü için bulunduğu şehirdeki üniversitenin tıp fakültesini üçüncü sınıfta bırakıp evine dönen bir çocukla tanıştım. İnsanlar kızıyor, bazıları gülüyormuş. Ben ağlama saygısızlığında bile bulunmadım. Ölüm ile aramızda tek bir göz göze kalış kalmış gibi göz göze geldik. Abi artık ben de merak ediyorum; kaar, neden yağar kaaaar?


Nasıl yazıyorsam öyle değilim, katılmıyorum Cıngıl Nuri'ye, Rıza'ya, Reşit'e, Cennetin Oğlu'na, Muhtar'a, Bekçi'ye ve diğerlerine. Kime yazıyorsam öyleyim. Bir ayna değilim tabi ki ama su yansımasıyım. Her an bulanıklaşabilir ya da dağılabilirim. Sen acılarından beslenen bir adam değilsin. Acılarını mütemadiyen besleyen bir adamsın. Ruhun bu yüzden sıskalaşıyordur belki. Kitapçının vitrininden kitaplara bakmıştık ya hani, işte öyle izin veriyorsun bu acıların izlenmesine. -Belki de bizim işimiz bu diyeceksin.- Her sabah temizleyip tekrardan vitrine koyuyor, her gece aynı yüz ifadesiyle içeri alıyor ve ağlıyorsun arkalarında. Gördüğüm iklim bizim Akdeniz'e benziyordu. Her şey biraz nemli ve yapışkan gibiydi. Her göz bir adım gerisinde saklıyordu yaşları. Seni tanıyorum diyemem ama kuşlar orada bir başka uçuyordu. Abi, her şeyden emin gibi duranlar hiçbir şeyden emin olmayanlardır.


Tanrı'nın gerekliliği altında eziliyorum. Biz kurtulabilecek olanlar mıyız? Bizi kurtaracak olan nedir? Algoritmalarımız çıkmaza uğradığında yapılabilecek ne vardır? İndirgenemeyecek hissiyatlar mıdır yoksa indirgeyemediğimizde yüreğimizin ortasına çöreklenen? Korkuyorum kardeş korkuyorum dost korkuyorum abi korkuyorum karşıma çıkan bütün çukurlara düştüm korkuyorum kaybedeceksin der gibi baktı istanbul korkuyorum korkmaktan ama korkmuyorum ölmekten.


Ağabey,
Belki de Dicleler kuvvetli aksın diye yağıyordur kar.


Dost,
İyileşmeden eskiyoruz, görmüyor musun?


Ahmet Hazar Ertaç
8/17


BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP III

Şimdi ne olacak, sahi?
Sevgili Ağabeyim,

Haline ağlayanlar görüyorum, üzülüyorum. Haline gülenler görüyorum, ağlıyorum. Ayakta kalman için bir neden sunmak istiyorum sana, yok. Yıkılman için bir neden sunmak istiyorlar sana, yok. Bilmiyormuşsun gibi anlattırma bana, bu yaşamak dediğin paradoks her yönüyle. Ciddiye almayı abartmamak gerekiyormuş gibi hissediyorum. Hiçbir şey yapmamak... Nefes alıyorsun ya işte, neyine yetmiyor? Demek isterdim vicdansız bir puşt gibi.  Bu zindan karanlığı, bu aşağılık mevsimler, desensiz soğuk kaldırımlar ve sonu ateş olan bir sürü yol içine bırakılmışız. Ödevdir bu, bir yönüyle. Ayakta kalmamız gerekir. Gülerek, ağlayarak, küfrederek, dua ederek, dolaşarak, durarak, kazanarak, kaybederek ya da herhangi bir şekilde. Yine de yıkılacak gibi olursan, söyle tutmaya meyledeyim. Tutamamak beraber yıkılmaktır ya hani, tutunamamak nedir abi?

Bana verdiğin sözleri tutmasan bile bunu anlayabilecek kadar tanıyorum seni. Üstelik bir şeyi sırf söz verdiğin için yapıyorsan, bir yandan sözünü tutmamışsın da demektir. Hiçbir şey tamamen bizlerin hatası değil ki. İnsan ne de olsa daima biraz kabahatlidir, diyor Camus. İkisi de aynı yola çıkan inanma biçimleri. Şehri çok kez kuşatmış bir edayla Yabancı' okuyorum şimdi. Evet, yavaştan yabancılaştığımızı ve nesnelleştiğimizi anlıyorum çiçeklere. Gerçi baharın sonu veya ilki yok artık. İki ayrı uçta sıcak ve soğuk var. Buz ve ateşten başkasını midesi kaldırmıyor bu dünyanın. Abi, birer lanetle doğduk. Savrulacak kadar hafif değiliz, ki bu kapılarımızın daima sonuna kadar açık olmasına düşünsel yönden bir nedendir. Hayatıma biri girdi, diyorsun. Kapılarını neden kilitle-ye-medin? Kilitlediysen neden bu kadar kolay kırabildi-ler? Düzenimi sarstı, diyorsun. Bir düzen tutturabildiği yanılgısına mı düştün yoksa insanoğlunun? Yazdığın her kelime en az kalbin kadar sana ait. Her cümlen, yolunu kazıp duran iş makinaları. (TDK makine diyor ama ben ve Ali Lidar umursamıyoruz.) Bu konuda anlaşabilmeye yaklaştın farkında olmadan. Bugün yazdıklarımız yarın evrenin herhangi bir dengesine değecek diye korkarsak, nasıl bitiririz bu ödevi? Değişmişiz der, kurtuluruz. Bu da yaygın bir yanılgıdır gerçi. İnsanlar kimse için değişmemeyi erdem kabul ediyorlar. Oysa değişmek, hem Tanrı'ya hem de yarattığı herhangi bir şeye sevgiyi ya da verdiğin değeri gösterebilmenin en müthiş yolu değil mi? Gerçek erdem değişebilmektir bana sorarsan ve erdemin zor filizlendiği bir çağdayız, belki de sonuz. Neyse, bana sorma. Pragmatizm önderi değilim ama bencilimdir biraz, sevmem zamanı. Oysa Tanrı, zamanın akışına bırakmıştır en büyük nedenini. Bize de bu akıntıya kapılmak düşer. Kürek çekmek boş.

Bugünlerde bana çok şey anlatmak isteyip anlatamayan bir tek sen değilsin. Oysa dinlemek isterdim ne varsa. Boşluk mu? Yüreğin şehre yeni gelen bir sinema gibidir senin, doludur ağzına kadar. Düşünce sadece teşhis abi, tedavi eden eylem. Kalkıp bir şeyler yap demek istiyorum sana. Ne bileyim, mesela bir çınar ağacı dik ya da bir incir ağacını kes. Bu hastalığın tedavisi, bu sır nedir abi? İnsan bu dünyada salt mutluluğa ulaşabilir mi ki? Başından sonuna bedel ödeme meşgalesi; önce kendimize ve sonra diğerlerine karşı tertemiz bir vicdanla olabilmenin/ölebilmenin bedeli. Şimdi sana, tek yönlü bilet hüzünlerinin bana verdiği yetkiye dayanarak söylüyorum, bunların böyle olmasını hiçbirimiz istemedik.

Sevgili Ağabey,
Halimize gülmekten kalbim ağrıyor.

Kardeşin
Ahmet Hazar Ertaç
7/17



BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP II


Sevgili Jöntürk,

 Mutlaka görmüş ya da duymuşsundur. Mahkeme salonlarında, hakimler sanıklardan daha yüksek bir yerde dururlar. Onlara bazen tehditkâr, çoğunlukla ezici gözlerle bakarlar. Yargılayan daima yüksekte, yargılanan çoğunlukla alçaktadır. Şimdi lütfen bana söyle, bana yüksek bir perdeden seslendiğini itiraf etmişken ve istisnasız her cümlen beylik hissiyatlarını yansıtıyorken, nasıl kızmamamı beklersin? Kalbin ile beynin arasına koyduğun o paralel aynalar beni yansıtmıyor mu? Yoksa bu refleksif tavırlarının başka bir açıklaması mı var? Senin kendi zehrini üreten bir yazar ve işini iyi yapan bir duvar ustası olman, başkalarının da öyle olması gerektiği anlamına gelmiyor ki. Ve özür dilerim, selamı unuttuğum için. Kızacaksan bunun için kız. Bu mantıklı bir neden. Sözüm olsun, sana bir daha hoşça kal demeyeceğim. Veya ölüsevici. Bunlar için de ayrı ve diğerinden daha büyük bir özür dilerim. Sen de lütfen, boş kalan sanık koltuğuna beni oturtmaya çalışma. 


Olmak ya da olmamak. To be or not to be. (Siktir et Sheakspeare'i Hazar, Kuzey Afrika edebiyatına yönel!) Bence de bütün mesele bu. Seçimlerle belirlenen kaderlerimizin, en temel seçimi. Her an olmayı seçiyoruz. Olduktan sonra, başka bir olmak seçimi. Sen jöntürk olmayı seçmişsin örneğin. Ben kısır döngüde olmayı seçtim. Yok yok, seçmedim. Başka seçimler beni oraya götürdü. Fakat anlamadığın veya anlamamak için özel bir çaba sarf ettiğin nokta, kısır döngülerimin ve korkularımın tamamen uzay-zamansal anlamda olduğu. Bunu lütfen başka bir yere çekme. Ve sen ise benim değerli ağabeyim; bu döngüden kurtulmak, elimi verdiğim geçmişten kolumu kurtarmak için açıkça ve alenen yardım istediğim tek insansın. Gel, önce şu meseleyi halledelim. Sonra şiirimi veya beni, istediğin ameliyata sok. Ama şu an ikimize neşter dahi gösterme. Şimdi kesersen korkarım ki kanı durduramazsın. Böyle yaralar dikiş tutmaz. Ağabey, Antik Yunan ayemeften aldığı borçları ödeyemediği için boğazına kadar boka batmakla meşgul. Filozoflar kravatları taktılar ve birkaç milyar dolar arıyorlar. Türk Boylarının Anadolu'ya göçtükten sonra iki yakası bir araya gelmedi. Artık özür dileyerek keseceğimiz ağaçları, önce dikmemiz gerekiyor. Eski Babil ise eskisi gibi değil. Gelecek, yirmi birinci yüzyıl için koca bir muamma. Yarın üçüncü cihan harbi çıkabilir desem, sen dahil bana itiraz edebilecek hiç kimse yok. Yani şairler artık geleceği söylemiyor, sona geldiğimizi olabildiğince yumuşatarak anlatmaya çalışıyorlar. Ara sıra iki binlere de bir uğra. Bazen bana şakayla karışık anlattığın "karanlık olma" meselesinin gerçek olduğunu düşünüyorum biliyor musun? Bu kafalar kolay erişilecek kafalar değil. Evet! Ne demek istediğini anlamamışım değil mi? Olsun, sen de seni anlamayan beni kardeşin olarak bil. Benim sana almadığım ve asla almayacağım gibi sen de bana ofansif ya da defansif bir tavır alma. Orta sahadayım. Top çevirelim şimdilik. Sakatlıklarımı beraber iyileştirdikten sonra, atağa da beraber çıkalım. Çünkü bazı goller atmamız gerek, biliyorsun.


İnsanın anayurdu çocukluğudur, demiş Borges. (Siktir et Borges'i Hazar, Sibirya edebiyatına yönel!) Sana memleketimden bahsetmediğim için mi bana dehşet verici cümleler yazmak istiyorsun yoksa? Taşını toprağını soruyorsan gel kendin gör. Oysa ki defalarca bahsettim. Ben çocukken... diye başlayan onlarca cümle kurdum sana. Unuttun mu? Seyrettiğin martılara benden selam söyle ağabeyim. Aşık olduysan en çok onlar sevinmeli. Ruhun ritim olduğu konusunda sana katılmıyorum maalesef. Mistik olarak ruh, daha az mistik olan bilinç değil midir? Ben bunlar kadar ritimsiz şeyler görmedim hayatımda. Ritimsizlik ritmi ise ancak eşyanın ruhunda görülüyor. Ama kuşların ritimle uçtuklarına dair yemin edebilirim. Sahi, sen neyin ruhundan bahsediyorsun? Galiba oradaki duvarı yüksek ördün. Ve otoporte... Odamın duvarları, beyaz olmak istememiş ama kremrengi olmaya da gücü yetmemiş rengidir. Bu bir otoportre olarak bu mektup için yeterli. Şiiri, kalbi filan karıştırmayalım şimdi. Bir alışkanlık örneğim olarak, sarma tütünü geri çevirmek.


Mektubun yağmur sonrası rüzgarları gibi esti içime ağabey, sağ ol. Ben de sana selam ederim. Senden ricam, mektupları (eğer yazacaksan) daha açık ve kısa tutman. Oğuz Atay ile aramdaki ilişkiyi biliyorsun. Çoğu şey ile aramdaki ilişkiyi biliyorsun gerçi. Senin için kullandığım maskemi paketinden yeni çıkartmıştım ve ilk sen gördün. Sana söz ağabeyim; iki kere, on altı kere, yirmi iki kere, otuz bir buçuk kere, otüz dört kere, yüz üç kere söz. 

Senin kadar mutlu oldu.

Kardeşin
Ahmet Hazar Ertaç
5/17


BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP


Sevgili Jöntürk,

Aslında sana yazdıklarım bunlar değildi. Az önce, bir şeyler yazabilmek için çırpındığım günlere ait birkaç satıra denk geldim. Unutulup bir kenara atılmış eski defterlerimden birisinin arka taraflarında duruyorlardı öylece. Acemi bir günlük satırlarına benziyordu okuduklarım, güldüm biraz. Ama komik geldiği için değil, aksine çok ciddiymişim o vakitler. Yazdığıma göre beş gündür odamın dışına adım atmıyormuşum bunları yazabilmek için. Gerçekten atmamıştım. O zamanlar yazarak her şeyin içinden sıyrılabilirim diye düşünüyordum çünkü. Gerçi, şimdilerde bile buna inanmaktan kendimi alamıyorum. Birde çok sıkılıyormuşum. Sıkılmadığım zamanlarda uyanık değilmişim, uyuduğum zamanlarda bile sıkılmayı başararak bu konuda kendimi aşmışım hatta. Anlayacağın bu dünyadan bir şeyler beklemeyi bırakıp, ufacık bir odanın içinde kendi dünyasını inşa etmeye çalışan bir çocukmuşum eskiden.


Bu mektubu defalarca yazıp sildim. Günlerdir masanın başındayım. Sana ne anlatsam bilmiyorum. Ne desem de, diyemediklerimi demeden anlayabilsen bilmiyorum. Bana hikayemi okumak istediğini söyledin. Şimdiye kadar hiç yazmadım. Yazabileceğim bir şey de yok. Bu hikaye, sadece çerçeveleri yapılıp gerisi bırakılmış bir yapboza benziyor. İnatla parçaları birleştirmemi ve bu yapbozu tamamlamamı istiyorsun. Ama çok fazla parça var. Her biri farklı renge bürünmüş, birbirinden habersiz, asla ve asla birbirlerine uymayan çok fazla parça... Umarım anlıyorsundur. Bunu okurken tütün sardığını ve birazdan yakacağını biliyorum. Oğuz Atay da sarma tütün içermiş zaten. Zarifoğlu da mavi lark içerdi ama bunun konumuzla bir alakası yok. Konumuz neydi? Olmak istediğim adama şartlar izin vermedi, olmak istemediğim adama da annem izin vermedi. Bir müddet arada kaldım, hiç olmamak istedim sonra. Ona da Allah izin vermedi. Evet, konumuz buydu. Günler geçtikçe yeni şeyler öğreniyorum. İnatla değişmeyen bu dünyaya, her gün biraz daha değişerek tepki veriyorum. Kendi dünyasını inşa etme uğraşındaki o çocuk da bu süreç içerisinde kaybolup gitti. Pişman olmadım hiç. Her şeyi, bu dünyadan kurtulup gideceğim gün içim rahat olsun diye yapıyorum.

Sen ise, kendini tanımadığı ve anlamadığı için diğer herkesi kendisini anlamamakla suçlayan o insanlardan farklısın. Nereden geldiğinden, nereye gittiğinden ve ne yapmak istediğinden haberin var. Çayına kaç şeker attığını bilmediğimden dolayı seni tanıdığımı söylemem saçma olur ama yüksek bir "tek şeker" potansiyeli taşıyorsun. Ne acı, ne tatlı. İçinde ne sahipsiz bir huzur ne de başka dünyaların kutuplarından gelen bir soğukluk var. Herkese kendine baktığın yükseklikten bakıyorsun. Bir şeyler yazdığın zaman okuyanla arana koyduğun o mesafeye samimiyetsizlik demek olanaksız. Sadece çok içli dışlı olmamak istiyorsun haklı olarak. Bunlar sadece benim hadsiz tahminlerim. Birbirimizi henüz tanımıyoruz. Vakit geldiğinde, birbirimizi tanıyacağız. Fakat ne var biliyor musun? Bizi sonsuza giden iki doğru olarak ele al. Seninle ya geçmişte bir yerlerde kesiştik, ya da gelecekte bir yerlerde kesişeceğiz. Zaten en fazla üç ihtimal yok mu? Doğrular sonsuza giderken; ya bir yerlerde kesişiyor, ya birbirlerinden hiç haberi olmuyor, ya da çakışıp aynı doğruya evriliyorlar. Ne kadar tuhaf. Kaderleri, insanlarınkine ne kadar benziyor. İnsanlar ki sonsuza gidiyorum sanıp bir noktada siliniyor. Ne kadar garip. Değil mi?

Evet jöntürk, şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. Vakti gelince sana mavi lark ikram edeceğim. Sen bana sarma tütün ikram ettiğinde ise içemediğimi söyleyerek geri çevireceğim. Ama o gün, birbirimizi tanımış olduğumuz için buna darılmayacaksın. Buna alışmayacaksın ve bunu umursamayacaksın. Hoşça kal.

Ahmet Hazar Ertaç
4/17