Mektuplar

BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP VIII

bir hikâye ile giriş
ben ile muzaffer ve muzaffer ile sen

Hep çıkacak bir dışarı aradım.
Sevgili Ağabey,

Kalbimizde çakılı kalan bu misafir endişesi; pürüzlü, daima iki kaşın ortasında beliriyor, ardından bir yanımız ısrarla sabitliği reddediyor ve böylece soruyoruz: içeri ve dışarı neresidir? Yine de inat eder gibi, hep bir evvel oluyor, her şeyin bir evveli mevcut, ben ise bunları düşünmeden evvel, henüz yeni bir hikâyeyi karşılamaya hazır da değilken üstelik, Küplüce’den iniyorken, Muzaffer ile karşılaşmıştım. Meşhur siyah paltosuyla yine, yine sokağa kurşun gibi çöken yalnızlığın içinden ağır ağır tırmanıyordu. Çok sık konuşmazdık. Böyle karşılaşmalarımızda, yanıma gelene değin, küçük bir tiyatro oyunu oynuyor gibi görmezlikten gelir, aynı hizaya gelmeden de iki üç adım önce kafasını kaldırır ve hafifçe bir selam verirdi. Benim ya da onun ortadan kayboluşlarımızda, birkaç gün karşılaşmamışsak, ikimiz de yine bu durumun bir evveli vardır diye muhakkak, hafif ve sessiz selamımıza biraz hareket katardık. Onunla alışverişimiz bu kadardı. Oysa o gün, Muzaffer’de bambaşka bir hâl vardı. Adımlarındaki yavaşlık bu sefer kendi içinden gelmiyordu sanki, nasıl anlatmalı, hep bir rüzgârı kıskanmış gibiydi, rüzgâra dönüşmek istiyor gibi. Sürekli yürüdüğü yolu izleyen suratına tuhafça bir kıpırtı dadanmıştı. Kendi kendine mi konuşuyordu acaba? Birden tebessüm ettim. Muzaffer’e değil, yani Muzaffer’in Muzaffer olmasına değil, sadece ansızın, çocukken okuduğum güzel hikâyeleri hatırladım. Güzel hikayelerde hep rutin bozulur, her zamanki karakterler, her zamanki günlerden birinde, hayatın bambaşka olasılıklarından birine denk gelir ve ortaya güzel bir hikâye çıkardı. Bizler, hayatın, sadece ihtimalleri yok eden bir mekanizma olmadığını da hikâyelerden öğrenmiştik. Merhaba abi, dedi Muzaffer. Abi mi? Ben hep kendimden büyük sanıyordum onu. Üçüncü bir gözle bakılsa, sahiden de büyük olmalıydı benden. Gerçi o da benim yaşımı bilmiyordu, üstelemedim o yüzden; Merhaba Muzaffer, dedim. Üşümüyor musun abi, sonbahar geliyor, yine bir cansız sarıdır, yine bir eskiliktir geldi çöktü ağaçlara. Şaşırdım, çok şaşırdım fakat bunu derhâl gizlemem gerekiyordu, yanlış anlayabilirdi, sen şu üç basit cümleyi kuramayacak kadar aptalsın demiş olabilirdim bu denli şaşırarak. Yo hayır, diyebildim alelacele, üşümüyorum. Neden gülüyordun az önce? Yok gülmedim, aklıma bir şey geldi de sırıttım öyle. Ben üşüyorum abi, çok üşüyorum, içeri girmiştim biraz önce, kahveye yani, sıcacıktı, oradan da eve geçeyim dedim, içeri girer girmez bir sıcak, sağ olsun hanım yakmış sobayı sabahtan, ev de sıcacıktı, dışarı hep soğuk oluyor şimdilerde. Sen buralarda mı oturuyordun Muzaffer? Evet, en üstünde sokağın, önünde söğüt olan ev benim, gel buyur, içeride çay içeriz abi, sıcacıktır hem. Nasip, dedim, şimdi işlerim var, nasipse sonra uğrarım. Dışarıda çok durma abi, o kadar soğuk ki, insan dışarıda kaldı mı üşütüyor. Sağ ol, dedim ve başımı hafifçe sallayarak bir an önce uzaklaşmak için hamle yapmak istedim. Şaşkınlığımı gizleyememekten korkuyordum. Şimdi ne olmuştu? Bir rutin çok açık bir şekilde bozuldu fakat ortaya bir hikâye çıkmadı. Muzaffer her günün evvelinde neler yaşıyordu ve bugün, her günün evvelinden daha farklı bir evvel yaşadığı belliydi, bu ne olabilirdi? Onu yalnızca bu sokakta yürürken, birkaç sefer de -adını orada öğrendiğim- kahvede otururken görmüştüm, bunu nereden bilebilirdim ki? İki hafta sonra, Küplüce’ye döndüğümde, çokça evvelini merak ettiğimden ve biraz da o gün sokakta göremediğimden Muzaffer’in evine gitmek istedim. Sokağın en üstünde, zaten birkaç ev bulunan bir düzlükte onun önünde söğüt olan evi kolayca seçiliyordu. Kapıyı çaldım, eşi olduğunu tahmin ettiğim bir kadın açtı. Merhaba yenge, Muzaffer’e bakmıştım, dedim. Evde yok, siz kimsiniz? Bir arkad…tanıdığıyım. Muzaffer iki hafta önce gitti, dedi, iki haftadır gelmedi. Nereye? Söylemedi onu. Sık sık gidiyor mu böyle uzun süre gelmeden? Gider gitmesine ama hiç on günü geçirmedi, işi uzadı herhalde. Giderken hiçbir şey söylemedi mi yani? Dışarı çıkıyorum, dediydi sadece, hep çıkacak bir dışarı aramış.


birinci dışarı
diğer ihtimale inanmak

Dedem derdi ki; içimde dışarıya çıkmak isteyen bir şey var, ben onu yaşamaya çalışıyorum yalnızca, neden böylesine güçtü bu? Sen bana bunu ilk söylediğinde, bir cevap aramak yerine, bunun bir soru olup olmadığını düşündüm. Evet, cevapların sorular doğurduğu zamanlar; biraz gülünç, biraz acınası fakat yine de kendine has bir üslupla sokakların içlerinden geçerken, sokakların içlerinde bize ne bırakılmış diye dolaşıp duran köpekler gibi, durmaksızın, yorulmaksızın aradığımız bir cevap vardı. Işığı merak ederdi misâl, asfalta düşen sokak lambasının sarılığından ince bir haz duyardı hep, ışık olsam ya, aynanın karşısından geçerken ne şekilde görürdüm kendimi? Bir cevap aramayıp yine, bu bir soru mu acaba diye düşünmüştüm günlerce. Cevapların sorular doğurduğu zamanlar. Dost, işte yeniden, bir karanlığın tasviri olmak ve aydınlığın yitik olduğuna inanmak için bir sebep: ya dedenin cümlesi bir soru değil ise? Ansıyorum, benim de içimin coşkuyla dolu olduğu günler vardı. Pastoral yeşiller vardı ve epik kırmızılar, pür beyazlar. Dar aralıklar, tanıdık yüzler, ahşap kapılar vardı. Fakat hiçbiri istemedi çıkmayı, hep çıkacak bir dışarı arayan bendim. Sonra dumanın havaya dağılması gibi yoğunluğunu kaybetti. Bu cümle bir soru değil ise eğer, hepsi bir gün geri gelecek ve zorlayacak demektir. İlkin anlayacağız ki kaybolanları hep dışarıda aramak bir hataymış. Sonra, yaşamak için onlardan başka yaslanacak duvarlarımız kalmamış meğer, diyeceğiz. Yaşamak, hep güç bir eylem, neden şimdi daha da güçleşti, evet soracağız, üstelik sonuna geliyorken bu ödevin. Bütün bunlar olduktan sonra ise, yıllarca kendi zihnimizin duvarlarındaki sebepsiz depremlere çıldırmak için aslında hiçbir nedenimizin olmadığını anlayacağız. Ben ise, bütün olan bitenden sonra hâlâ bir ben kalacaksa eğer, diğer ihtimale inanmak istiyorum. Zaten inanmanın sadece istemek olduğunu söylüyorduk hep. En azından, ellerimde tek bir neden kalabilmesi için, bu cümlenin bir soru olmasını istemek. O zaman, içinde dışarıya çıkmak isteyen her şey koca bir yanılgı diyebileceğiz soruyu sorana. Bir yanılgıyı ise başka yanılgılarla birleştirmeden yaşayamazsın, bu yüzden bu kadar güçtür bu. Çünkü birden fazla gerçek varsa bile, onlara yüklediğimiz anlamlarla yanılgılara çevirebiliyoruz. Şimdi sen, kalk diyorsun bana, kalk ve ismimizin olmadığı zamanlara gidelim. Cevapların sorular doğurduğu zamanlar, dost, ya her şeyin ismi de koca bir yanılgıysa? Bu ne kadar şaşırtıcı olabilir ki? Elmanın isminin elma olmadığını öğrenmek, elmanın tadının aslında acı olduğunu öğrenmekten çok daha az şaşırtmayacak mı bizi? Öyleyse gidelim, hiçbir ismi bilmediğimiz zamanlara gidelim, hiçbir ismi bizim koymadığımız ve hiçbir şeye anlam yüklemediğimiz zamanlara. Evet, yine de bir sonumuzun olmasını dileyeceğim -ben deli değilim sadece zamansızım dediği gibi sahnedeki adamın-, her güzel şeyin muhakkak bir sonu olduğundan, elbette. Böylece, bir zamanlar bir derviş, diye başlayan cümlelerde kendimiz olabiliriz, dost, iki güzel isim.

ikinci dışarı
bu oyunlardan usandım, dedi bilge

Ağabey,
Hissediyorum, yeniden doğan güneş ve onunla beraber uyanan mevsim ve sokakta üzeri gazete kağıtlarıyla dün gece, ağız dolusu gülmesinden arta kalan ne varsa insanların, belki de deniz siyahtan yeşile dönüyor artık diye, zihnimde sızıdıklarını hissediyorum. Sızımak ve tutsanmak, bu iki kelime, çünkü zamanlar vardır ve haklıydın, bazı bazı şeyleri anlatırken kullandığım kelimeler bu zamanları hissetsin isterdim, bir sızıyı hissetmeye benzesin. Fakat beni hangi zamana götüreceğini bilmediğim kelimeler var. Dün mü ve belki bugün hatta, veya yarın, her neyse, bunları birbirinden ayırmaya gücüm kalmadı artık. Eskiden, biliyorsun dost, eskiden zaman diyordum, ne tuhaf şey, ne karmaşık, çözemiyorum, çözülemiyor. Belki bu telâşeden yorulduğumdan belki de iyileşmeden eskimek*, bir zamansızım artık -ben deli değilim sadece zamansızım dediği gibi sahnedeki adamın, suratı kanlar içinde gelip-. Sızımak ve tutsanmak. Sızlayan şey ve tutsak edilmek. Bu iki kelime bizi hangi zamana götürmeli? Bizler, işte yeniden kendini birkaç mektuba hapsedenler, hep sızımadık mı ve hep tutsanmadık mı yani? Bir parçacık bile boşluk göremediğimizden, yani boşlukları dolduran hep öncekiyle sonraki doluluklar olduğu için, çıldırıp da aylarca kafalarımızı vurmadık mı duvarlara? Yoksa korkmadık mı bizi ehlileştirmelerinden, sen ve ben yani, abi ve kardeş, mektuplarımızın satır aralarında pürüzlü cümleler unutuvermekten çekinmedik mi? Bana yaşanmamışlığın ne olduğunu öğreten sensin. Yaşanmayan her şeyin korku doğuracağını da sen öğrettin. Şimdi bana, hayat çoğalıyorken azalmamayı öğret. Bir cesedin en canlı hissini tanımla. Mağlup bir komutan ol sözgelimi ve yıkılmış bir şehrin ortasında dikilip hezeyanları göğüslemeyi anlat, istemediğin ve inanmadığın bir savaşın ardından. Bunlardan sonra belki, daima denilen şey, yani daima sızıdığımız ve tutsandığımız, bir zamanı hissettirebilir ya da hissettirmese de, bizlerin zamanı daimadır deriz, *sevgili dost, iyileşmeden eskiyoruz, görmüyor musun?

üçüncü dışarı

bir türlü gelmek bilmeyen kış


Bir bekleyiş içindeydim. Bir bekleyiş içinde olmanın gerekliliklerinin farkında olarak üstelik. Saçımı ve sakalımı birbirine karıştırıp önce, sonra her gün aynı yolları arşınlamanın yoksul heyecanıyla, kimi zaman bir bekleyişe ihanet olur diye kıyafetlerimi bile değiştirmeden, bıraktığın gibi yani sarsak ve pasaklı, başka bir insan sanılabilirdim çünkü ve başka bir insanla aynı bekleyişlere sahip olamayacaktım, yine de engel olamadıklarım da vardı tabi, her gün parça parça benden ayrılan bir ruhun peşinden koşmak mesela, olur olmadık yerlerde saatlerce kusmamak için bedenimle onun bulantılarına ayak uydurmak, bekleyişime darbeler inmesin diye başka birine dönüşmemek isteğine rağmen ve her gün aynı yollarda yürüyorken, aynı bez parçalarını yükleniyorken ve aynı yerinden kaşıyorken sakalımı, buna bir antitez olarak sürekli değişen ruh hallerinden midem bulanıyor artık. Üstelik kış da gelmek bilmiyor bir türlü ve bunaltan bir sıcak, haklısın. Adana yıllarında beni aramıştın bir gün, n’apıyorsun demiştin, güneşsiz odamda yağmuru dinliyordum öylece, döndüğüm yerleri düşünüyordum. O zamanlar senin Beşiktaş’taki evin de güneş almıyordu, eksi ikinci kat dedikleri bir mahzendi. Bunu konuştuk ve en azından ışık alıyor senin odan diye çıkışmıştın. Işık almak, biliyor musun o konuşmadan sonra hep bunu bir şiirde kullanmak istedim. Henüz bir şair olamadığımdan belki, belki de şiirler ışık almamalı mı acaba diyerek bir şüpheyi içselleştirdiğimden fırsat olmadı. Antep yıllarında ise bunca kavramların farkında bile değildim. Sen de ortalarda yoktun ve Acis de yoktu üstelik. Oradaki odam sonsuz bir bozkıra bakıyordu. Gözümle takip ediyordum onu, bir gün görebilirim bir sonu varsa diye. Yoktu işte, ufuktan sonra gökyüzüne çıkıyordu sanki bozkır, bir gökyüzü bozkırı oluyordu da sanki, kimseler ulaşamadığından ufuğa, bizler habersizdik bundan. Sonra, ayaklarım gitmiyorsa zihnim gider diye düşünerek başlıyordum yürümeye. Attığım her adım, bir adımlık mesafe daha ekliyordu ona ve bu yüzden hep o bozkırda sonsuzluk vardı. Pes edip, kendimi kalakaldığım yere gömüyordum, geriye doğru adımlamaya hâlim mi vardı sanki, gömüyordum ve sonrasını hatırlamadım hiç. Her uyanışımda penceresi sonsuz bir bozkıra bakan odamda oluyordum ve dayanamayıp yine geçiyordum o pencerenin karşısına. Belki de Acis’i ilk o bozkırda düşledim. O bozkırın ortasında birkaç dilek çaputu bağlanmış bir ağaç olarak, ya da arada bir uğrayan yağmur bulutları olarak düşledim. O bozkırın kendine has yalnızlığından doğan sarı olarak düşledim belki de. Acis’i ilk gördüğümde ise, Bursa yıllarında yani, karmakarışık bir kitapçının içerisinde öylece dolaşırken, üzerinden yıllar geçmesine rağmen, alnında o bozkıra rastladım. Ben hayatımda bir kez aşık olacağım, dedim ona, gölgesizler hayatında bir kere aşık olur, o sen misin? Tam da düşlediğim gibi bir ağaçtı o, kimseye anlatamadığım dileklerin çaputları bağlanmıştı üstüne, korkmuştu ve ıssız bir adanın ortasından kurtulup da kendini bu ışıltılı dükkana atıvermiş gibiydi. Korkularımı yenmemi bekler misin, diye sorunca bana, neden bilmiyorum, ben de bir mavi kuş haline geliverdim, öylece işte. Ürkekçe kanatlarımı çırparak, beklerim, yani herhalde dedim ve metroya yürüdüm. Metrodan indiğimde beni bir bozkır karşılamıştı, gökyüzünden yeni inmiş bir bozkır, üstelik omuzlarımın tam üstüne, öylece dayanamadım, bekleyemem dedim. Sen bekleyemezsen eğer ben de korkamam dedi, evet ben oyum, daha da sileceğim gölgeni yeryüzünden. Sonra İstanbul yılları ve kış gelmiyor bir türlü, odamı kavuran bir güneşe de sahibim üstelik. Yıllar önce yaptığım hayali yürüyüşlerle bu sefer Ortaköy’e uğruyorum. Sen evde yoksun hâlâ. Halit ise, belki de bahsettiğin yavan kokulu kremlerden sürüyordur saçına odasında, ya da kapısının ardında bir metin çalışıyordur, ne yapsın, Halit de senin gibi bir Jöntürk ve iyi bir insan, saçları dökülmekte haksız mı yani? Anımsıyorum, aylar önce sana yazdığı bir mektupta da bahsetmişti dökülen saçlarından, ne de güzel sesi var ama değil mi, bir mektubu okurken onu bir şiire çeviriyor sesi, bir de şair kalmamam halinde bana bozulacağını söylemişti, saçları dökülmekte haksız mı yani? Sonra karşıya geçiyorum ve Acıbadem’den Kadıköy’e inerken, bir bekleyiş sona eriyor. Ne de ani! Bekleyişler hep aniden sona eriyor, tam da bu yüzden beklemek bir gölgesizi aynı kalmaya mecbur kılıyor, bir mektup buluyorsun kapında ve bitti diyorsun, öyle işte, birdenbire. Artık bir bekleyiş sahibi değilim. -Bakmayın bana öyle, ben deli değilim sadece zamansızım dediği gibi sahnedeki adamın, suratı kanlar içinde gelip- Artık ışık alıyorum, ne acınası.
Şimdi burada duralım ve bana izin ver, yaşamadığım bir zamana gitmek ve eylemlerin taklidini yapmak için. Unuttun mu, bana yaşanmamışlığın ne olduğunu öğreten sensin.


dördüncü dışarı
eşsiz bir korku doğurmak

Bir atın kırılınca ayağı, vururlar kafasından, artık koşamıyor diye. Ayakları kırılmış atlar ise önceki mektubun kenarlarına acemice çizdiğim bir resimdir, karın neden yağıyor olması gibi ustaca değil yani. Bunu bilahare konuşuruz. Bana sahiden de bir eylemsizlik mektubu yazmışsın. Bizlerin elinde olsa zaten, yeni yeni cephelerle uzatırdık bu savaşı, ne yazık, hiçbir şey bizlerin elinde değil oysa. Mektubunu okudum ve hatta kendimi senin yerine koymak için çabaladım bazı bazı, sonra Poetika’da bizlerden, karakterlerin değil eylemlerin taklidini yapmamız istendiğini anımsadım. Öyleyse yarım ışıtılmış bir oda bulup yarımca bir şarkı açtım ve sigaranın da yarısına geldiğimde işte şimdi vaktidir diyip mahşer meydanından bozma bir masanın başına oturdum ve düşündüm, Alina nedir, yağmur yağarken geliyorsa aklına ve kış da sonunda gelebilmişse yani, üstelik bunca hisleri eyleme çeviriyorsa, Alina ne olmalıdır?  Birçok şey olabilir, haklısın, yine de burada bir çıkmaz var: bir yalanı yaşıyor olmamız. İskeleye inerken kulaklığımdan Erkan Oğur söylüyordu: Ne sahibim bu yerde / Ne kiracı / Sadece bir ömürlük misafirim ben. Ne yani, gerçekten farkında değil miyiz bunun? Binbir rengin karmaşası içinde yüreğimiz, uzlaşmadan da olsa bir yanından tutarak dünyanın yaşayıp gidiyorken, aşık oluyorken ve şiir yazıyorken, sonra mektuplar yazıyorken dostlara, yakasında kendi karanfilini taşıyan adamlar olmaya uğraşıyorken bir yandan, tüm bu olup bitenin kocaman bir palavra olduğunu bilmiyor muyduk? Öyleyse evet, bir yalanı yaşıyoruz, kimi zaman bir günahı da yaşıyoruz hatta. O kadar çok inanarak yaşıyoruz ki her şeyi bildiğimiz hâlde. O zaman Alina nedir? Bir hayal olmalı, bir amaçtan bozma. Sana seni hatırlatacak bir şey varsa, o, bu mektup olmamalı dost, Alina’ya tutunmak olmalı öyleyse. 

Seni susmaya ve baskılanmaya iten, sende sızıyan ve sende tutsanmış olmalı. Daima yani işte, kurtulamayacaksın ki bundan. Yenilmek için diyorsun bana hep, öyleyse yaşadıklarını göğüslemek ve kendi başına getirdiklerinle başbaşa bir yaşamak telaşesine düştüğün vakit mahzun olmamalısın. Son eylemsizlik mektubunu okuduğumdan beri aklıma, bir insanın ne zaman hayatı (her şeyiyle) olduğu gibi algıladığı sorusu geliyor. Ne zaman algılarımızı çarpıtmaktan vazgeçip de çıldırmayı kabulleniriz? En başta doğarken diyorum, yani bu çıkmazla tanışmamıza denk düşüyor ilk çıldırmak. Başka bir ihtimal yok çünkü o an, sahip olduğumuz tek algıyı, yani yabancısı olduğumuz kirli havayı içimize ilk çekince ciğerlerimiz yanıyor ve ağlıyoruz, başka bir algımız yok ve bunu çarpıtacak bir yaşanmışlık da yok üstelik. Bu yüzden en başta doğarken çıldırmayı kabulleniyoruz. Bir de ölmesi var bunun, ikinci çıldırmak. Ölürken de çıldırmakla kaybedilecek bir şey olmadığından herhalde, ya da yıllarca bir yalana gerçek maskeleri takıp yaşanıldıktan sonra gerçekle yüz yüze geldiğimizden olmalı, ölürken de kabulleniyoruzdur çıldırmayı. Sen ise ‘’edebiyatı kabullenmek’’ diyorsun, edebiyat nedir, edebiyatı kabullendikten sonra algılar çok daha fazla çarpıtılıyor, çünkü mevsimleri herkesten farklı görüyorsun ve insanların mevsimlerini ya da kendi kendine yaşamı titretmeden sakince yürümeyi bir sokakta ve böylece aslında çıldırmaktan uzaklaşıyoruz olabildiğince. Öyleyse edebiyatı kabullenmek, bir bakıma, maskelenmemiş bir hayatı reddetmek anlamına geliyor ve doğal olarak gösteri benliğinden uzaklaştırıyor bizleri. Bunda telaş edilecek bir şey olmamalı o zaman, geçelim.



Olanlar ve bitenler var, mektubunun en güzel cümlesiydi bu. Olanlar ve bitenler var, daha sonra seni tanımayan bir şehir var, haritanın neresine düşer bilmediğim, hem siyasi hem zihin haritanın. Beşiktaş iskelesinde, günlerce altında uyuduğun bir üst geçit var, ölümü hissetmeden. Üşüyordun belki de, ya da açtın, ölümü hissetmedin ama. Öyle bir yerdi ki orası, ölümü hissettiğin an ölürdün çünkü, biliyorum, gördüm. Her şey kendi olağanlığıyla gidiyordu ve bana da bu olağanlığın yansıttıklarıyla anlatmıştın olan biteni, fakat yine de çaresizdin. Belki de doğru söylüyorsun, kendini kurtamalı ve uzaklara atmalısın, hiçbir şeyden kaçamıyor da olsan Kavafis haklı, o şehir arkandan gelecek daima, o şehir köşelerde sessizce ağlayan bir anne çünkü.



Bir oyun izlemekteydim, pek de güzel diyemeyeceğim bir oyun, sıkılıyordum esasen. Oyun biterken, son sahnede yani, kısa boylu ve düzgün traşlı başrol, başından beri giydiği tuhaf kıyafetlerle sahneye daldı. Suratı kanlar içindeydi. Biraz soluklandı ve etrafında kendisini dikkatlice izleyen topluluğa döndü: Bakmayın bana öyle, ben deli değilim, sadece zamansızım, diye haykırdı ve ağlayarak geri çekildi. Ben bu adamı bir yerden tanıyorum, dedim kendi kendime, fakat neredeyse iki saattir onu izliyordum ve böyle bir fikir oluşmamıştı zihnimde, ben bu adama bir yerlerde rastladım. Tüm seyirciler, içerisine sıkış tepiş oturdukları devasa salonu terk ederken ben oturduğum koltuğa çakılı kalmıştım. Kim bu adam, eminim, bir yerde gördüm. Salon tamamen boşalınca kalktım mecburen ve Acıbadem’den Kadıköy’e inmeye başladım. Cevapsız ve uzun bir yürüyüşle kapıma geldiğimde, ince ve beyaz bir zarf gördüm, özensizce sıkıştırılmıştı, üzerinde eylemsizlik mektupları yazıyordu ve gönderenin adı zarfın üst köşesine küçük haflerle iliştirilmişti: suratı kanlar içinde gelip, bakmayın bana öyle, ben deli değilim, sadece zamansızım diye bağıran adam.

çıkış

Evet, şimdilik böyle işte. Bana soracak olursan, yine de dün gece biraz uyumuş olmayı dilerdim. Yeniden yitirilmiş bir günün sonunda, zihnimin tüm dağınıklığından kaçırıp göğsüme sakladığım üç beş kelimeyle, sana tüm bu olan biteni yazmaktan başka çare bilmiyorum. Gitmeyi unuttuğumdan beri adımlarım daha hızlı, koşuyor gibi yürümeye başladım, yetişmeye çalıştığım bir şey de yok sahi, o zaman kaçıyorum, nicedir asılmış her yüzden bir parça taşıyor yüzüm ve sonra özlemeyi de unuttum, varsa gidecek bir yer işte bu durduğumdur, sahiden kaç kez daha ağlamalı yaşam beni, evet abi, zihnimde yasaklanmışlar ve gözlerimde ince bir yanma, koşuyor gibi yürüyorum anlayacağın, zihnimi ele geçiren bu curcuna nedir, tüm düşünülmemesi gerekenler iç içe, gözlerimin sahibi kim ve bilmiyorum neden gelmiyor bir türlü kış. Günün sonunda yani abi, günün sonunda olanca yitirilmişliğimle işte, koşuyorum gibi.

Yine de bu gece biraz uyuyabilecek olmayı diliyorum. Oysa bu biraz da, bütün olan biteni sana yazmaktan başka bir çare bilmiyor olmamla alâkalı.

Belki de bir gün bana İsrafil olmayı anlatabilirsin, ben de sana, kıyamet sabahında bir ayçiçeği olmayı. 

Sevgilerimle ağabey, olanca sevgilerimle.

Kardeşin,
Ahmet Hazar Ertaç
11/19






BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP VII


Birinci Köşesi
   İnandırılmışlıktan Kaçış



Sevgili Ağabey,

Tanrı bizler için, yeryüzünde asla bulamayacağımız kusursuzluk arayışının tatmininden ibaret olmamalı, demiştim. yalnızlık. Kendi gerçeklerimiz ve öğrenilen doğrularla iç içe geçmiş, asla ve asla bitmeyen bir şeyler kovalayışımızdaki ince tınılar. kelimeler ve yanılgı. Belki de kusursuzluğun olmayışı, ya da belki bitmek bilmeyen bir yokuşu tırmanırken tıkanan ciğerlerimize ve tütüne küfretmek. çaresizlik. Soğuk rüzgarları, bir kayıp gibi soğuk,  göğsümden eksik etmeyen, ayaklarımız acıdığında akla gelen imgelemler, o an var olmayan yaşamların resimleri miydi? Bütün bunlar gerçek miydi ve, gerçek neydi ki zaten? İşte biz yeniden Aşiyan'da sırtımızı bir mezar taşına vermiş Boğaz'ı izliyorduk. Oysa henüz saat geçmemişti, gemi sıkılmalarına anlamlar kondurmamızın üzerinden. Bacakları kırılmış atlar gibiydik. İçimize sığmayan, bir fikir değil, sanki bir somutlaşma, parmaklarımızın ucuna dek gelip elimizi, yıllarca çıkmazlarla berkitilmiş yumruklara çeviren, sataşma isteği ve inat. Ben ise gevşetip yine, ellerimi, annenin mezarının soğuk toprağında gezdirdikten beri, aklıma yine bir kılçık gibi takılmıştı gerçek. Senin gerçeğin, benim gerçeğim, annenin gerçeği neydi? Bir gerçeğin, madde ve ruhun kusursuz olmayışına, hep bir eksiklikle zihin tırmalayışına, tek bir neden bile sunamıyoruz. Kusursuzluğa yaklaşabilene, kusursuzluk övgüsüdür, diyoruz olsa olsa. Nihayetinde gerçeklerimiz tek bir an bile kusursuz olabilseydi, annenin bu soğuk toprağın altında yatıyor olması haricinde hiçbir şey, anlamını bulmak için, bir kimsenin kelimelerine ihtiyaç duymayacaktı. Yahut ben, onun nemli ve kırılgan toprağına dokunduğumda, senin ruhunun labirentlerinde kaybolmuş hissetmeyecektim. Sahiden, İstanbul'u kaçar gibi bir sabah terk etmen hangi kusursuz gerçeğinin çıkmazıydı ki? Görüyorsun, inanç bu noktada ikiye ayrılıyor. Benim kendimi inandırdıklarım kusursuz olamıyor. Kendisini bana inandıran tek bir gerçek ise, tüm kusursuzluğuyla, ellerimi intihar etmiş bir kadının toprağı üzerinde gezdirip, olmuşluğumu en derinine kadar oyuyor. Bütün gerçeklerimin ışıltısını söndürüyor. İnsan, gerçeklerinin de kusurlarla dolu olduğunu anlayınca, geriye neyi kalır? Bir yalana inanmak isteği doğar, sabaha karşılardan birinde. Zaten insanın günleri, sabaha karşılarda neyi karşılıyorsa ona dönüyor. Belki de annenin son gerçeği, işte buydu. Biliriz ki, ağıt değilse, ölen bir insanın ardından kelimeler savurmak yakışık almaz. Geride kalanlar anlayamadı bunu. Yalnızdı dediler. Çaresizdi, yanılgılarla çepeçevre, kangren bir ruha sahipti. Öksüzdü, yetimdi, insandı işte. Kimse, bir başkasının ölüsü için ağlamıyordu oysa, kendisinin geriye kalan eksik dirisi için. Peki ya ağabey, neden sonbaharı anlayamıyor yapraklar? Yaşayanların gerçekleri arasında ölüm yok, mu? Yok. Tırnaklarını nereye geçirirsen geçir, dönüp dolaşıp ellerinde kendi kanınla çöküvermenin yansımalarıdır, savurgan bir telaşla ve aceleyle yaşadığımız. Ölümü kavrayamamamız ise, tek kusursuz gerçek oluşundan olsa gerek. Nihai varlık, nihai gerçeği yaratıyor, biz, sadece izliyoruz. Yok olmanın maddelerinden başka bir şey değilizdir bir ihtimal. Sana bu yüzden, masmavi bir deniz ve gökyüzününün dostluğunu izlerken, ellerimde hala toprak kokusu, ruhum delik deşik söylemiştim: Bu sadece teolojik bir öğreti değil, Tanrı, bizler için, yeryüzünde asla bulamayacağımız kusursuzluk arayışının tatmininden ibaret olmamalı. 
         
                          



İkinci Köşesi
İnanmışlığa Kaçış


Ağabey, 

Yalnızlığın, insanın nerede çoğaldığıyla bir ilgisi var ise, göğsümün bunca zamandır, kanlı ve kemirgen ovaların, köylüklerde zaman durduran sessizliğin ve hayatı kulakların arkasına iten duyumsuzluğun yatağı oluşu boşuna değil. Öyleyse kelimelerin mi yoksa yalnızlığın mı daha önce yaratıldığı, buracıkta bir soru işareti olarak kalsın. Sadece, çocukken, kelimeler henüz beklenilmesi gereken kaçışsızlıklar iken, kurumuş bir limon ağacıyla ve toprakla ve arklardan sessiz sedasız, hayata dokunmadan geçip giden su ile konuştuğumu bilirim. Çünkü gölgesizler böyle yapar her gölgesiz kaçınılmaz bir hiç kimseye dönmemek için toprakla konuşur ve sessizlerin bağrından kelime sökmek ister ve yitmişlerden yitip gitmeler dilenir ve sorar çünkü sırrı saklayan bunlardır gölgesiz ise ömür sonana dek zindanlarında gizlenecektir bir kez duymaya görsün* Limon ağacının kuru bedeninde ellerimi gezdirirken, hep öfkelenmem gerektiğini hissederdim. Gerekmek. Ne acı. Ama beni tanırsın, her yağmurdan eli boş dönenlerdenim, gölgesizim, bilmem tutunamayanlar gibi öfkelenmeyi. Oysa çocuklar, her şeye öfkelenebilmenin meşru olduğu, tanrısal bir hissin ilk duyumlarıdır. Çocukluk, hep biraz da sarhoşluktur. Benimse tek duyumsadığım, yalnızlıktan da önce yaratılan bir şeydi. Farklı olduğumdan değil, çok fazla aynı olduğumdandı. İşte, gözlerimin karanlığa muhtaç oluşu, aç ve perişan bir köpek gibi muhtaç oluşu bu zamanlara dayanır. Bu yüzden, bende renklerin tükenişi, dışarıdaki dünyanın soluk alnacını boyamaya gücüm kalmayışı da kelimelerden öncedir. Birinci köşe, bize dayatılanlar ve öğretilenler. Bana tek öğretilen, her şeyin kader oluşu, ötesinin olmayışı. Ötesi, akılların ermeyeceği yer, işte hiçbir duanın reddolmadığı köşebaşı. Kutsal olan ve kutsamak eylemi, hep bu akılların ermeyeceği köşebaşına gelene değin, eşya üzerinden dünyaya akıyor. Buradan sonra ise kendi ruhlarımızda birikenleri kutsuyoruz. Ne budalaca! Zaten kader demek, bir çocuk için ne ifade edebilir ki? Misalen, limon ağaçlarının kuruması kaderin neresindedir? Yalnızlık, kimsenin olmayışı değil, herkes ile beraber yalnız olmak, sadece insan olmak bile yalnız olmak için yetiyor ise, kaderimizin neresinde yazar? İnsan, kelimelerle düşünür Hazar. İnsanın yalnızlığı, düşüncelerinden ayrı değildir Ağabey. Yalnızlık, bir kader ise, kelimelerle yazılmış ise bir deftere, kesin ve olmuş olandan ibarettir, olacak olan olması kesin değildir. Ama yalnızlık bir kader değil. Kaderin kendisi yalnız olmak. İnsan, yalnız doğar. Her şey en baştan kaybedilmiştir. İnsanın, bu dünyada, insan olmaktan başka binebileceği bir gemi  yoktur. Her şey buna bir araçtır. Ağabey, neden bunu inatla bir distopyaya yorduyorlar? Bize öğretilen, cebimize sıkıştırılmış kelimelerin tek bir anlamı var, anlatmak. Yalnızlığımızı anlatmak. Hiç kimse olmuş gölgesizleri, son avına çıkan bir bozkırkurdunu, seni ve beni ve onları anlatmak. Neden mağlup sayılalım ki? Her şeyin en baştan kaybedilmesi, kazanabileceğimiz tek şeyi kazanabilmek için-di. Değil mi? 

*öyleyse, yalnızlık, kelimelerden önce yaratılmış olmalı. öyle haklısın ki bozkırkurtları bile hep bir iz bırakıyor muhtar.




Üçüncü Köşesi
Zamanın Hep İleriye Akışı




Bir gece ansızın, durduk yere, öylece oturduğum yerde, özlediğimi hissettim. Her şey böyle başladı, 

Soğuk bir geceydi. Henüz bulantım, bulutların pembeye kırmasını atlatamamışken, varlığım ve burada oluyor olmamın arasındaki boşluk, bilincimi yeniden  içine çekmeye başlamışken, yine kaskatı bir karanlık çöküvermişti. Karanlık bu, hep aniden çöker. Hangi yolcuyu beklesin ki? Belki de ezelden beri, yolcusu oluşunu saçma bulmuştur, bilinmez. Öyle ki, dünyada günışığına küsmüş bir gece olsa, işte o geceydi bu. Sessiz denemezdi çünkü sessizlikten doğma bir uğultu vardı gecenin içinde. Ses dediğim, çamların, rüzgara değerken çıkardığı uğultuydu. Çok uzaklarda, evlerin dedeleri, karanlığın uğultusu derdi buna. Çünkü onu işiten herkesin zihnini neftiye boyardı. Yine de bu ses, seslerin içinde öyle garip biriydi ki, sessizliğin içinden olması, insanda bir ürperti uyandırmasına yetiyordu fakat yine sessizlikten doğması, hoş bir tınıyı da yaslıyordu kulaklarıma. Komşu evlerin avlularında, kimsenin göremediği domuz yuvalarında, bilhassa bir ses olmanın kendi içinde dolaşır da öyle girerdi bu eve. Girdiğini herkes görür, çıktığına ancak güneşi karşılayanlar şahit olurdu. Çok soğuk ama sessiz olmayan bir geceydi. Anne dedim, 

Böyle gecelerde, renkler hep bir yerlere kaçarlardı. Dağların mı ardına, duvarların mı diplerine, yoksa insanların mı içlerine bilinmez. Kaçarlardı ve göğsüm yeniden bir ovayı bir taşa sıkıştırır gibi sıkışırdı. Nehirler ne yöne akar, hangi çoban kendi  sürüsünden akıllıdır, batağanlar nereden gelir ve nereye giderler, kestiremezdim. O gece, yine bir kaçış, fakat sanki sonsuz gibiydi. Ruhum kadim açlığıyla yola çıktı, gece ve gündüzü birbirine karıştırarak yürüyüp dağları aştı. Girdiği her köylükteki her evin duvar diplerine eğildi ve ortancaları selamladı. Karşısına çıkan her insanın, eşkiyanın, evliyanın, kayıp ve aşığın içine bir şiir uçurdu ama yine de bulamadı onları. Sonra bir yere çöktü. Yoruldu ister istemez, dinlenmek istedi ve ansıdı: zaman hep ileriye akmadan önce, renklerin tek sığınağı annemin yüzüydü.  Varsa bir yerde bir ışıksızlık, annemin yüzünden yansı bulur, kuşluğu beklemeden rengine kavuşurdu. İnsanın bazen bir parça toprak ya da ufacık bir taşı özlemesi, annelerin özlenmesiydi esasen. Uzak ya da gurbet dedikleri mecburi karanlığı, bir tek annelerin yüzleri aydınlatabiliyordu. Belki bu gece de oradaydılar. Ansıdı ve aştığı bütün  yolları, aynı açlıkla geri yürüdü. Eve döndü ve annemin yüzüne baktı. Ama değildiler. Bu gece annemin yüzünden bile kaçmışlardı. Koyu bir gri  kalmıştı sadece. Anne dedim, 

Çoğu zaman ince bir tebessüm kayıtsızlığıyla meşhur, ben, o gece bir cinayet işledim. Renkler ortada yoktu ve önceleri yapabildiği tek şey zihnimi karanlık-yeşile boyamak olan bir uğultu, renklerin ortada olmayışını fırsat bilip kafamın içindeki her boşluğa sızmaya uğraşıyordu. Savaştım. Mahzun olmadım, hep biraz da yenilmek için buradaydım ve nihayetinde yenildim. Sonrası bir cinayet. Bir cinayet ki, katil hariç, herkes ve her şey öldü. Oysa öldürdüğüm, zamanın önünde direnen, devrilip de bu evin, bu şehrin ortasına çöküp kalmasın diye kendini yiyip bitiren o şeydi. O şey, o muğlak ve belirsiz fedai, neydi? Öldürdükten sonra bile göremedim. Sahi, görsem ne değişecekti? Anne dedim, 

Bir gece ansızın, durduk yere, öylece aniden, özlediğimi hissettim. Her şey böyle başladı. O gece annemin yüzü, mutlak bir griydi. O gece bir cinayet işledim. O gece, zaman hep ileriye akmasın diye direnen o şeyi, istemeyerek oracıkta öldürdüm. Peki nasıl? Anne dedim, 

Anne anlat,
ne oldu?


                       
Dördüncü Köşesi
Oyalanış Ayinleri
                                 


Yaşamak, her gün kendi anlamından vazgeçen bir şeye dönüşüyor. Hal böyleyken, yirmi ikisinden sonra ilk kez karın yağışını seyrediyor olmam neye yarayacaktı? Ya da sen, kiliselerden bir çağ başlatamayacağını bilmiyor muydun? Benim gibi ve herkes, öylece oyalanıyordun. 

Bir tipi, titreten bir rüzgar ve ağıt gibiydi o, Sevgili Dost, ağlamaklı kazanmışlıklarımız, ağlamadan kaybettiklerimizden az değil. Çilemiz, tek başına kaldığımızda, hep diş sıkmak eylemi, aslında tek başınalığın özleminden arta kalanlardı. Bir çağ başladı ve bitti. Bunu başlatan sendin. Bunun başladığı yer bir kilise değildi. Başlatan sendin  ve mevsimlerden sonbahardı ve evindeydin. Her şeyin başladığı yer, dört duvarı kitaplarca büyü dolu odandı. Kalemliğinden kurşun bir kalem çıkardın. Ucu körelmişti, açtın. Yazdın ve adına Daphne Çağı dedin. Nereden biliyordun ki? Neden adını koyamadığımız acıları yaşıyoruz? İki sorunun da cevabı aynı. Sen, parmaklarının ucuyla yetişebildin ve hafifçe dokundun. Bazen, durdun ve izledin. Bazen ağladın. Bazen sana fısıldananlara kulak verdin. Korktun. Sonra tekrar ağladın. Masanın manzarası hayli hoştu, oturdun ve yazdın. Durmadın. Bazen ben geldim yanına, sustuk ve benliğimizi dinledik. Eskiden, kendi evine bile saygıyla girmeye korkan bir adamdım, ama içinde dolaştığım benlik, sana büyük bir saygıyı pay ediyordu her seferinde. Seninle en güzel susarak değil, kelimeleri yarım bırakarak anlaşıyorduk. Çünkü biz, sustuğumuz zaman sadece ağlıyorduk. Ayrıca susmak, bizim için estetik bir şey de değildi ve biz birçok kaygılarımızın tepesinde varlığımızı estetik kılacak olanın ne olduğunu sorardık. Ben hep, sevmektir, derdim. Sen kızardın, kırarım kafanı, bir bok bildiğin yok, insan varlığı estetik olamaz oğlum, derdin. Ne önemi vardı ki?  Sonra ben çıktım, tekrar yalnız kaldın. Dört duvarı kitaplarca büyü dolu olan odanın dört ayrı köşesinden kendini izledin. Odanı havalandır, dediğim geldi aklına. Güldün. Basit ve sakin bir gelecek istediğimi düşündün. Kızdın. Basit, ağrımak kadar basit, sakin bir gelecek. Sanıyorum ki düşüncen, yaratıcılığı doğuranın husursuzluktan başkası olmayışıydı. Şairler ve öykü mühendisleri ve romancı bilgeler hep husursuz olmalıydılar. Sakin ve basit bir gelecek istiyorum dediğimde, huzursuzluğu geride bırakmak istiyorumdur, sandın. Estetik olanın önemi de buydu, ikimiz de yanılıyorduk. İnsanın varlığını estetik kılan tek şey huzursuzluktu ve bundan zaten kaçamazdım.  Sonra tabakandan bir tütün sardın ve pencereleri açtın. Yakmadın, bekledin. Gitmeliyim dedin, gittin. 

Daphne Çağı, bir kiliseden başlamadı. Tütünü yaktın, bir çağ başlattın. Ben istediğim için pencereyi açtın, biraz havalandırdın. Tütün bittiğinde, artık Daphne Çağı da bitmişti. Benim gibi ve herkes ve sen, bir oyalanış ayininde dualar ediyorduk ancak. 

                                                            
                                                          Çıkış
             

Sevgili Ağabey, 

Sana bir mektup yazdım, dört köşeli. Dört köşesi bir çerçevedir. Birer büyüyle doğmanın çerçevesi. Artık lanet demiyorum çünkü gurur olmasa da üzüntü de duymuyorum, inatla. 

Sana bir mektup yazdım, bu dünya ile uzlaşmayacak olmanın keyfinden dört köşedir. Çünkü kaldırımların yaşanmış taraflarından yürürüm hep, ellerim ceplerimdedir ve ağzımda belli belirsiz ıslıklar dolaşır. Botlarımı ise  çamursuz gören olmamıştır. 

Dört köşesi birbiri içre bir mektup yazdım sana, içrek kahırlar gibi yaslandığından. 

Yazdım, 
çünkü yaşamaktayım. 

Ahmet Hazar Ertaç
5/19




BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP VI



Sevgili Jöntürk,
Garip bir hüzündür her şey. Ben, öncelikle her şeyi çıkartacağım. Garip bir hüzündür, diyeceğim. Her şeyi çıkartınca geriye hiçbir şey kalmıyor diyecek doğa. Oysa hudutsuz bir özgürlük de tanımış olacağım, bir şiir kuruyor gibi. Cümlenin sonuna koyduğum her şey garip bir hüzün olmuş olacak. Kimilerine göre bir çelişki de üretmiş olacağım. Onlara göre bir şey, her şey demek olabilecek çünkü. Bu mektubu kör bir adam yazıyor olsaydı, karanlığın garip bir hüzün olduğunu söyleyecekti. Hapisti çünkü, tek tanımlayabildiği oydu. Bir sağır yazıyor olsaydı sözgelimi, sessizlik diyecekti, garip bir hüzündür. Oysa bizler, kimi zaman kendisini birkaç mektuba hapsedenler, hem kör hem sağır olmalıydık. Böylece her şeyin garip bir hüzün olduğunu söyleyebilirdik. Şimdilerde ben, bir çam ormanında ya da pasifik ırkından bir rüzgarın deniz tuzunu suratıma çarptığı bir sahilde oturmuş sana mektup inşa ederken neyin garip bir hüzün olduğunu söyleyecektim? Peki ya, asıl olan neydi? Şimdi de garip’i çıkartacağım. Bir hüzündür, diyeceğim. Çünkü hüzün diyeceksen garip diyemezsin diyecekler kadim bilgeler. Her şeyin içine sinmesine izin verdiyseniz hüznün, hiçbir şeye garip demeye hakkınız yok diyecekler. En nihayetinde böyle bir sıfata ihtiyacı da yoktur hüznün, olması gereken zaten budur. Bu ilk doğan güneşin mecburiyetidir. Anlatılamayacak yani hiç kadar ağır yani garip bir şey hissediyorsak hüzün diyeceğiz zaten. Ya da orman uğultuları gibi yani hayli hoş yani garip şey bir hissediyorsak hüzün diyeceğiz. Bu benim zihnimde ne canlandıracaktı, gayet iyi biliyordun. Garip denmesi de gerekmiyordu. Çünkü zaten bir mektuba yazıyorduk. Zaten garipti. Bu zaten başlı başına bir hüzündür diyecektim, biliyordun. Şimdi fonetik olarak daha alımlı, mahlûkat kümesini daha da genişletir gibi, hüzündür diyeceğim. Bir’i de çıkarttım. Oysa bu mektuba başlarken her şeydi. Bir kalmıştı en son ve şimdi hiç. Hüzündür. Parklar hüzündür, adımladıkça derinleşen kaldırımlar hüzündür. Uzaklarda, hiç kimsenin şahit olmadığı ama nihayetinde var olmuş bir dalga hüzündür. Bütün kelimeler, heceler, harfler ve notalar hüzündür. Oysa her şeyi çıkartmıştık en başta. Hüzündür dediğimizde, bu kadar yalın ve alımlıyken, her şey sonuna kendiliğinden geliyor cümlenin. Biri çıkartıyoruz, garibi çıkartıyoruz fakat her şey kurşun gibi oturuyor. Hissettiriyor ve kendisine nefes oluyor. Evsizlik gibi, sevgisizlik gibi. En nihayetinde hüzündür her şey demek zorunda oluyoruz. Bu da bugün doğan güneşin mecburiyetidir ve hüzündür diyoruz.

Sevgili Ağabey,
Katılıyorum, mektuplar günlük dertlerimizin konuşulma yeri değildir. Öğreniyorum; bir mektup nasıl yazılmalı, nasıl bitirilmeli, ne anlatılmalı, paragraf dizimleri nasıl olmalı… Aylardır bekliyorum. Agresif, neye sataştığından bile haberi olmayan bir boğa edâsındaki mektupların kendi kendilerine sakinleşmelerini umuyordum. Harflerin ağzı olsa hepsine birer sigara ikram ederdim başlarda. Bir şekilde devam etmem gerekiyordu çünkü yazmaya. Henüz çıldırmak için çok erken diyordum. Oysa olmuyordu. Kaç gün sonra baksam yine suratı asık metinlerle karşılaşıyordum. İnat etmeyecektim. Kapatıp kenara koyuyordum her seferinde. Şiir, diyordum. İçimden kopalı çok uzun zaman olan bir şiir üzerinde çalışıyordum. Öylesine karamsar metinlerden sonra şiir hoş bir kaçış oluyordu açıkçası. Fakat ben neyi önemsiyordum? Bir şiiri içimden sökerken dikkat etmem gereken şey neydi? Cevabını bilmiyordum lâkin bunu bir ritüel olarak her seferinde yapmak isteğinden kaçamıyordum da. Kendime hatırlatmak sevgisi dost… Aradığım bir ahenk, müzikalite, ritim değildi. O aniden denk gelen, binaların arasından görünen bir parça deniz gibi… Bu dünyaya yarı ait, yarı ait olmayan. Düşünüyorum, her şeyin bir amacı vardır dediler bize hep. İnsan koca bir muamma ve bunun rüzgarıyla uçurtma gibi uçurmak istiyorumdur belki zihinlerde bir şiiri. Sadece bilmiyorum. Fakat kendi zayıflıklarımı bir şekilde anlatmam gerektiğini çoktur hissediyordum. Bunun adına bazen dün bazen bugün bazen de yarın diyordum. Bir şekilde dışarı çıkmalılar. Mektuplarda kapatılan kapıları, böylece şiirde açıyordum. Sonra kenara koyduğum mektuplara dönüyordum. Onca zamandır, kapanmış kapılara kızgınlar. Harfler hep bir ağızdan bağırıyorlar yüzüme. Oysa şimdiye kadar ağızları yoktu bunların…


Değecek mi?
Sevgisi Dost,
Şehrin apartmanları arasından belli belirsiz bir gölge gibi yalpalayarak geçtim. Silik anımsamalarıma dayanarak aklımda neyin var olduğunu kestirmeye çalışıyordum. Kafam yine yerdeydi. Kaldırımların, ben adımladıkça derinleşmesini izlemek istiyordum. Ben adımladıkça uzamasının yolların, tuhaf ama çekici bir tarafı vardı. Bir aralık dinlenmek isteğiyle kafamı kaldırdım. Kara kaşlı kara gözlü, yağız bir çocuk beni izliyordu. Kulağımda gri sesler duyumsamaya başladım. Yanına gittim.
Ben dedi, ağlayamıyorum. Ağlaman mı gerekiyor, diye sordum. Ağlamamız gerekiyor. Nedenmiş o? Çünkü doğru düzgün ağlayabilecek bir tek bizler kaldık. Bizler kimiz çocuk? Bizler, adımlarıyla kaldırımı derinleştirenleriz. Kaç kişiyiz biz? Ağladıkça öğreniriz. Peki bu ağlamak dediğin senin, bildiğimiz ağlamak mı yani? Bizim yürüdüğümüz yolda hiçbir şey bildiğin gibi değil.
Göğsüm sımsıkı oldu o an. Arkama bakmadan, sanki arkam yokmuş gibi hatta, arkamda hiçbir şey bırakmamışım gibi kaçmak istedim. Öyle bir koşmak istiyordum ki, her şey arkada kalsın ve bir daha beni bulamasınlar.  Tüm o dostlar, gülüp eğlenmeler, bazen bir park köşesi ağlamaları ya da bir bıçakla kesiliyormuş gibi uçuruma dönüşmeleri yarının; geride kalsın ister gibi koşmak istiyordum. O kadar çok koştum ki sonra, o denli hızlı koştum ki kendimi bile geride bıraktım.


Bir odada oturmuş insanların gülümsemelerine tanıklık ediyorum. Yüzlerinin her detayını ezbere bildiğim bu insanlar, birbirlerine gerçek gülücükler gönderiyorlar. Abartısız, dupduru ve bazen sahipsiz gülücükler. Televizyon açık. Bir kadın karşısındaki bir kadına bir şeyler anlatıyor. O zamanlar kadınları dinlemek gerektiğini bilmediğinden umursamıyorum. Zaten odadaki hiç kimse umursamıyor. İçine gömülmek istediğim gerçeklikle başbaşalar. Aniden burnuma yaşlı bir rüzgara eşlik etmiş portakal kokusu geliyor. Arkamı dönüyorum ve bir adam bana bıçağının ucundaki yeni soyduğu portakaldan bir dilim ikram ediyor. Ona kendisininki gibi sahipsiz bir gülümseme emanet ediyorum ve portakalı kabul ediyorum. Kafamı kaldırıyorum. Duvarda asılı bir tabloyla karşı karşıyayım. Bir körfez. Denizin kıyısında bir ev. Eve varan, zaman zaman çatallanan bir yol. Kimi yeni yeşillenen kimi onlara yeşillenmeyi öğreten ağaç toplulukları. Kendimi orada olmak istediğime ikna ediyorum. Bir parça deniz her şeyi halledebilecek kudrettedir diye düşünüyorum. Sonra bir kadın kadife sesiyle bana sesleniyor. Ona dönüyorum. Ne dediğini tam olarak kavrayamadığımdan etrafımdakilere bakıyorum. Birileri gitmiş. Birkaç kişi eksilmişiz. Birkaç gülüş eksilmişiz. Birkaç yıl eskimişiz.

Koşmayı kestim. Fakat devam etmem gerekiyordu. Yüzümün sağına turuncu bir güneş parçasını aldım ve devam ettim. Ağlamaklıydım.

Neredeyim? Bu kokuları bir yerden hatırlıyorum. Kulağıma bir balkon gürültüsü yaslanıyor. Dinleye dinleye buluyorum. Balkondan dışarıya bakıyorum. Bir köy evindeyim. Yeşil ve soluk kırmızı boyanmış. Biri evin sağından giden, öteki evin önüne doğru kıvrılan iki yol ağzının birleşiminde. Adımı işitiyorum. Evin arka odalarından bana seslenen arkadaşımın yanına gidiyorum. Burada ne işimiz var? Sen öleli çok oldu. Biz bu anı çoktan gömdük. Yoksa utanmadan her zamanki yoldan mı geldik? Akşam vakti korkacağımızı bile bile o karanlık portakal bahçesinin içinden. Hiç mi kendimize saygımız yok oğlum! Otur iki dakika soluklan. Ağlama. Şu yatağa uzan, dinlen biraz.

Güzel Dostum,
Bundan kurtulamayacağım. Her gün tazelenerek yavaşça çürüyeceğiz. Biliyorum. Mahzun değilim, sadece farkındayım. Hüznün bütün sıfatlarını geride bıraktım. Hüzündü-r her şey. Ve nihayetinde bir daha düşmek için kalkıyoruz hep.


Belleğimde bir doğum lekesi gibi
Sevgili Ağabeyim,
Bugün o sokaktaki yağız çocuk yirmi beşine bastı.
İyi ki doğulmaz, diyorsun. Öyle olsun.
Doğum günün puslu olsun.


Ahmet Hazar Ertaç
11/18






BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP V

Ağabey,
Şehirlerarası otobüs terminallerinde en olağan vedalara bile ağlamamak için oldukça çocuğum. Oysa en sıradan metro yolculuklarında kafamı sarı direklerden birine yaslayıp kalbimi kemiren kurtlardan kurtulmak için oldukça yaşlı olduğumu sanırdım. Sen ise bana bambaşka bir şey söyledin. Üzüldüm ya da sevindim değil. Kırıldım ya da onur duydum değil. Sadece anladım. Bana söylediğin her şey gibi kafamın panolarına iğneledim. Bunu bir bahane olarak kullanmayacağımı bilmeni isterim.

Uzun bir yolculuktan geldim. Döndüğüm yer tam anlamıyla yuvamdı. Vardığım yer evim bile değil. Ait olmadığım şehirlerde, her geçen gün, her geçen saat, ait olmadığım insanların yüzlerine bakmaktan yoruldum. Bana ait olmayan bu adımların, beni, bana ait olmayan mekânlara götürmesinden yoruldum. Kafamın içinde, hem ne yapmam gerektiğinden kesin olarak emin olup hem de ne yapmam gerektiği hakkında hiçbir fikir olmamasından yoruldum. Her defasında bir sokak köpeğinin bakışlarında, yere düşen bütün çam ağacı pürülerinde, trafik ışıklarının kırmızıdan yeşile her geçişinde, benim burada ne işim var sorusunu zihnimin en göz önünde olan yerlerine tırnaklarımla kazımaktan yoruldum. Cevabını bildiğim soruların beni kısır döngülere sokmasından yoruldum. Ağlamaktan, ağlamamaya çalışmaktan, gülmekten, yürümekten, durmaktan, gitmekten ve kalmaktan yoruldum. Eskilerden kalanları kalbimin içinde bir böcek gibi ezememekten ve onları kovalamaktan yoruldum. Bu dünyadaki ödevlerimin, sorumluluk ve yüklerimin beni bir şeylerden koparmasından yoruldum. Anlam aramaktan, anlamlandırabilmek ve anlamlandıramamaktan yoruldum.
Biliyorum. Kafandan geçenleri biliyorum. Ben neyi bildiğini biliyorum.

Ağabeyim,
Sadece, sen, bu sınavı çoktan vermiş bir adamsın. Benimle konuş, bana anlat. Bir çicek kendini kopardığı için ağlayabilir mi?

Ahmet Hazar Ertaç
11/17


BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP IV


Sevgili Jöntürk,
Bu mektupta anlatmayı düşündüğüm her şey, sisli bir şehirde yitirdiğim ceketimin cebinde kalmış. Çok kısa keseceğim, kızmamanı umarak. Adamın birinin kedinin birine tekme attığını gördüğü için bulunduğu şehirdeki üniversitenin tıp fakültesini üçüncü sınıfta bırakıp evine dönen bir çocukla tanıştım. İnsanlar kızıyor, bazıları gülüyormuş. Ben ağlama saygısızlığında bile bulunmadım. Ölüm ile aramızda tek bir göz göze kalış kalmış gibi göz göze geldik. Abi artık ben de merak ediyorum; kaar, neden yağar kaaaar?

Ağabey,
Nasıl yazıyorsam öyle değilim, katılmıyorum Cıngıl Nuri'ye, Rıza'ya, Reşit'e, Cennetin Oğlu'na, Muhtar'a, Bekçi'ye ve diğerlerine. Kime yazıyorsam öyleyim. Bir ayna değilim tabi ki ama su yansımasıyım. Her an bulanıklaşabilir ya da dağılabilirim. Sen acılarından beslenen bir adam değilsin. Acılarını mütemadiyen besleyen bir adamsın. Ruhun bu yüzden sıskalaşıyordur belki. Kitapçının vitrininden kitaplara bakmıştık ya hani, işte öyle izin veriyorsun bu acıların izlenmesine. -Belki de bizim işimiz bu diyeceksin.- Her sabah temizleyip tekrardan vitrine koyuyor, her gece aynı yüz ifadesiyle içeri alıyor ve ağlıyorsun arkalarında. Gördüğüm iklim bizim akdenize benziyordu. Her şey biraz nemli ve yapışkan gibiydi. Her göz bir adım gerisinde saklıyordu yaşları. Seni tanıyorum diyemem ama kuşlar orada bir başka uçuyordu. Abi, her şeyden emin gibi duranlar hiçbir şeyden emin olmayanlardır.


Sevgili Ağabeyim,
Tanrı'nın gerekliliği altında eziliyorum. Biz kurtulabilecek olanlar mıyız? Bizi kurtaracak olan nedir? Algoritmalarımız çıkmaza uğradığında yapılabilecek ne vardır? İndirgenemeyecek hissiyatlar mıdır yoksa indirgeyemediğimizde yüreğimizin ortasına çöreklenen? Korkuyorum kardeş korkuyorum dost korkuyorum abi korkuyorum karşıma çıkan bütün çukurlara düştüm korkuyorum kaybedeceksin der gibi baktı istanbul korkuyorum korkmaktan ama korkmuyorum ölmekten.


Ağabey,
Belki de Dicleler kuvvetli aksın diye yağıyordur kar.


Dost,
İyileşmeden eskiyoruz, görmüyor musun?


Ahmet Hazar Ertaç
8/17


BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP III

Şimdi ne olacak, sahi?

Sevgili Ağabeyim,
Haline ağlayanlar görüyorum, üzülüyorum. Haline gülenler görüyorum, ağlıyorum. Ayakta kalman için bir neden sunmak istiyorum sana, yok. Yıkılman için bir neden sunmak istiyorlar sana, yok. Bilmiyormuşsun gibi anlattırma bana, bu yaşamak dediğin paradoks her yönüyle. Ciddiye almayı abartmamak gerekiyormuş gibi hissediyorum. Hiçbir şey yapmamak... Nefes alıyorsun ya işte, neyine yetmiyor? Demek isterdim vicdansız bir puşt gibi.  Bu zindan karanlığı, bu aşağılık mevsimler, desensiz soğuk kaldırımlar ve sonu ateş olan bir sürü yol içine bırakılmışız. Ödevdir bu, bir yönüyle. Ayakta kalmamız gerekir. Gülerek, ağlayarak, küfrederek, dua ederek, dolaşarak, durarak, kazanarak, kaybederek ya da herhangi bir şekilde. Yine de yıkılacak gibi olursan, söyle tutmaya meyledeyim. Tutamamak beraber yıkılmaktır ya hani, tutunamamak nedir abi?
Bana verdiğin sözleri tutmasan bile bunu anlayabilecek kadar tanıyorum seni. Üstelik bir şeyi sırf söz verdiğin için yapıyorsan, bir yandan sözünü tutmamışsın da demektir. Hiçbir şey tamamen bizlerin hatası değil ki. İnsan ne de olsa daima biraz kabahatlidir, diyor Camus. İkisi de aynı yola çıkan inanma biçimleri. Şehri çok kez kuşatmış bir edayla Yabancı' okuyorum şimdi. Evet, yavaştan yabancılaştığımızı ve nesnelleştiğimizi anlıyorum çiçeklere. Gerçi baharın sonu veya ilki yok artık. İki ayrı uçta sıcak ve soğuk var. Buz ve ateşten başkasını midesi kaldırmıyor bu dünyanın. Abi, birer lanetle doğduk. Savrulacak kadar hafif değiliz, ki bu kapılarımızın daima sonuna kadar açık olmasına düşünsel yönden bir nedendir. Hayatıma biri girdi, diyorsun. Kapılarını neden kilitle-ye-medin? Kilitlediysen neden bu kadar kolay kırabildi-ler? Düzenimi sarstı, diyorsun. Bir düzen tutturabildiği yanılgısına mı düştün yoksa insanoğlunun? Yazdığın her kelime en az kalbin kadar sana ait. Her cümlen, yolunu kazıp duran iş makinaları. (TDK makine diyor ama ben ve Ali Lidar umursamıyoruz.) Bu konuda anlaşabilmeye yaklaştın farkında olmadan. Bugün yazdıklarımız yarın evrenin herhangi bir dengesine değecek diye korkarsak, nasıl bitiririz bu ödevi? Değişmişiz der, kurtuluruz. Bu da yaygın bir yanılgıdır gerçi. İnsanlar kimse için değişmemeyi erdem kabul ediyorlar. Oysa değişmek, hem Tanrı'ya hem de yarattığı herhangi bir şeye sevgiyi ya da verdiğin değeri gösterebilmenin en müthiş yolu değil mi? Gerçek erdem değişebilmektir bana sorarsan ve erdemin zor filizlendiği bir çağdayız, belki de sonuz. Neyse, bana sorma. Pragmatizm önderi değilim ama bencilimdir biraz, sevmem zamanı. Oysa Tanrı, zamanın akışına bırakmıştır en büyük nedenini. Bize de bu akıntıya kapılmak düşer. Kürek çekmek boş.

Sevgili Jöntürk,
Bugünlerde bana çok şey anlatmak isteyip anlatamayan bir tek sen değilsin. Oysa dinlemek isterdim ne varsa. Boşluk mu? Yüreğin şehre yeni gelen bir sinema gibidir senin, doludur ağzına kadar. Düşünce sadece teşhis abi, tedavi eden eylem. Kalkıp bir şeyler yap demek istiyorum sana. Ne bileyim, mesela bir çınar ağacı dik ya da bir incir ağacını kes. Bu hastalığın tedavisi, bu sır nedir abi? İnsan bu dünyada salt mutluluğa ulaşabilir mi ki? Başından sonuna bedel ödeme meşgalesi; önce kendimize ve sonra diğerlerine karşı tertemiz bir vicdanla olabilmenin/ölebilmenin bedeli. Şimdi sana, tek yönlü bilet hüzünlerinin bana verdiği yetkiye dayanarak söylüyorum, bunların böyle olmasını hiçbirimiz istemedik.

Sevgili Ağabeyim,
Halimize gülmekten kalbim ağrıyor.

Daima Kardeşin...

Hazar Ertaç
7/17



BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP II


Sevgili Jöntürk,
Mutlaka görmüş ya da duymuşsundur. Mahkeme salonlarında, hakimler sanıklardan daha yüksek bir yerde dururlar. Onlara bazen tehditkâr, çoğunlukla ezici gözlerle bakarlar. Yargılayan daima yüksekte, yargılanan çoğunlukla alçaktadır. Şimdi lütfen bana söyle, bana yüksek bir perdeden seslendiğini itiraf etmişken ve istisnasız her cümlen beylik hissiyatlarını yansıtıyorken, nasıl kızmamamı beklersin? Kalbin ile beynin arasına koyduğun o paralel aynalar beni yansıtmıyor mu? Yoksa bu refleksif tavırlarının başka bir açıklaması mı var? Senin kendi zehrini üreten bir yazar ve işini iyi yapan bir duvar ustası olman, başkalarının da öyle olması gerektiği anlamına gelmiyor sevgili ağabeyim. Ve özür dilerim, selamı unuttuğum için. Kızacaksan bunun için kız. Bu mantıklı bir neden. Sözüm olsun, sana bir daha hoşça kal demeyeceğim. Veya ölüsevici. Bunlar için de ayrı ve diğerinden daha büyük bir özür dilerim. Sen de lütfen, boş kalan sanık koltuğuna beni oturtmaya çalışma bundan sonra. Bak, hakim olma demiyorum. Sadece, beni sanık yapma.


Sevgili Ağabeyim,
Olmak ya da olmamak. To be or not to be. (Siktir et Sheakspeare'i Hazar, Kuzey Afrika edebiyatına yönel!) Bence de bütün mesele bu. Seçimlerle belirlenen kaderlerimizin, en temel seçimi. Her an olmayı seçiyoruz. Olduktan sonra, başka bir olmak seçimi. Sen jöntürk olmayı seçmişsin örneğin. Ben kısır döngüde olmayı seçtim. Yok yok, seçmedim. Başka seçimler beni oraya götürdü. Fakat anlamadığın veya anlamamak için özel bir çaba sarf ettiğin nokta, kısır döngülerimin ve korkularımın tamamen uzay-zamansal anlamda olduğu. Bunu lütfen başka bir yere çekme. Ve sen ise benim değerli ağabeyim; bu döngüden kurtulmak, elimi verdiğim geçmişten kolumu kurtarmak için açıkça ve alenen yardım istediğim tek insansın. Gel, önce şu meseleyi halledelim. Sonra şiirimi veya beni, istediğin ameliyata sok. Ama şu an ikimize neşter dahi gösterme. Şimdi kesersen korkarım ki kanı durduramazsın. Böyle yaralar dikiş tutmaz. Ağabey, Antik Yunan ayemeften aldığı borçları ödeyemediği için boğazına kadar boka batmakla meşgul. Filozoflar kravatları taktılar ve birkaç milyar dolar arıyorlar. Türk Boylarının Anadolu'ya göçtükten sonra iki yakası bir araya gelmedi. Artık özür dileyerek keseceğimiz ağaçları, önce dikmemiz gerekiyor. Eski Babil ise eskisi gibi değil. Gelecek, yirmi birinci yüzyıl için koca bir muamma. Yarın üçüncü cihan harbi çıkabilir desem, sen dahil bana itiraz edebilecek hiç kimse yok. Yani şairler artık geleceği söylemiyor, sona geldiğimizi olabildiğince yumuşatarak anlatmaya çalışıyorlar. Ara sıra iki binlere de bir uğra. Bazen bana şakayla karışık anlattığın "karanlık olma" meselesinin gerçek olduğunu düşünüyorum biliyor musun? Bu kafalar kolay erişilecek kafalar değil. Evet! Ne demek istediğini anlamamışım değil mi? Olsun, sen de seni anlamayan beni kardeşin olarak bil. Benim sana almadığım ve asla almayacağım gibi sen de bana ofansif ya da defansif bir tavır alma. Orta sahadayım. Top çevirelim şimdilik. Sakatlıklarımı beraber iyileştirdikten sonra, atağa da beraber çıkalım. Çünkü bazı goller atmamız gerek, biliyorsun.


Değerli Ağabeyim,
İnsanın anayurdu çocukluğudur, demiş Borges. (Siktir et Borges'i Hazar, Sibirya edebiyatına yönel!) Sana memleketimden bahsetmediğim için mi bana dehşet verici cümleler yazmak istiyorsun yoksa? Taşını toprağını soruyorsan gel kendin gör. Oysa ki defalarca bahsettim. Ben çocukken... diye başlayan onlarca cümle kurdum sana. Unuttun mu? Seyrettiğin martılara benden selam söyle ağabeyim. Aşık olduysan en çok onlar sevinmeli. Ruhun ritim olduğu konusunda sana katılmıyorum maalesef. Mistik olarak ruh, daha az mistik olan bilinç değil midir? Ben bunlar kadar ritimsiz şeyler görmedim hayatımda. Ritimsizlik ritmi ise ancak eşyanın ruhunda görülüyor. Ama kuşların ritimle uçtuklarına dair yemin edebilirim. Sahi, sen neyin ruhundan bahsediyorsun? Galiba oradaki duvarı yüksek ördün. Ve otoporte... Odamın duvarları, beyaz olmak istememiş ama kremrengi olmaya da gücü yetmemiş rengidir. Bu bir otoportre olarak bu mektup için yeterli. Şiiri, kalbi filan karıştırmayalım şimdi. Bir alışkanlık örneğim olarak, sarma tütünü geri çevirmek.

Selamın yağmur sonrası rüzgarları gibi esti içime ağabey, sağ ol. Ben de sana selam ederim. Senden ricam, mektupları (eğer yazacaksan) daha açık ve kısa tutman. Oğuz Atay ile aramdaki ilişkiyi biliyorsun. Çoğu şey ile aramdaki ilişkiyi biliyorsun gerçi. Senin için kullandığım maskemi paketinden yeni çıkartmıştım ve ilk sen gördün. Sana söz ağabeyim; iki kere, on altı kere, yirmi iki kere, otuz bir buçuk kere, otüz dört kere, yüz üç kere söz. Her şey değilse de güzel olacak bazı şeyler.
Senin kadar mutlu oldu...

Kardeşin

Ahmet Hazar Ertaç
5/17


BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP


Sevgili Jöntürk,
Aslında sana yazdıklarım bunlar değildi. Az önce, bir şeyler yazabilmek için çırpındığım günlere ait birkaç satıra denk geldim. Unutulup bir kenara atılmış eski defterlerimden birisinin arka taraflarında duruyorlardı öylece. Acemi bir günlük satırlarına benziyordu okuduklarım, güldüm biraz. Ama komik geldiği için değil, aksine çok ciddiymişim o vakitler. Yazdığıma göre beş gündür odamın dışına adım atmıyormuşum bunları yazabilmek için. Abarttığımı mı düşünüyorsun? Hayır, gerçekten atmamıştım. O zamanlar yazarak her şeyin içinden sıyrılabilirim diye düşünüyordum çünkü. Gerçi, şimdilerde bile buna inanmaktan kendimi alamıyorum. Birde çok sıkılıyormuşum. Sıkılmadığım zamanlarda uyanık değilmişim, uyuduğum zamanlarda bile sıkılmayı başararak bu konuda kendimi aşmışım hatta. Anlayacağın bu dünyadan bir şeyler beklemeyi bırakıp, ufacık bir odanın içinde kendi dünyasını inşa etmeye çalışan bir çocukmuşum eskiden.

Ah be abi! Bu mektubu defalarca yazıp sildim. Günlerdir masanın başındayım. Sana ne anlatsam bilmiyorum. Ne desem de, diyemediklerimi demeden anlayabilsen bilmiyorum. Bana hikayemi okumak istediğini söyledin. Şimdiye kadar hiç yazmadım. Yazabileceğim bir şey de yok. Bu hikaye, sadece çerçeveleri yapılıp gerisi bırakılmış bir yapboza benziyor. İnatla parçaları birleştirmemi ve bu yapbozu tamamlamamı istiyorsun. Ama çok fazla parça var. Her biri farklı renge bürünmüş, birbirinden habersiz, asla ve asla birbirlerine uymayan çok fazla parça... Umarım anlıyorsundur. Bunu okurken tütün sardığını ve birazdan yakacağını biliyorum. Oğuz Atay da sarma tütün içermiş zaten. Zarifoğlu da mavi lark içerdi ama bunun konumuzla bir alakası yok. Konumuz neydi? Olmak istediğim adama şartlar izin vermedi, olmak istemediğim adama da annem izin vermedi. Bir müddet arada kaldım, hiç olmamak istedim sonra. Ona da Allah izin vermedi. Evet, konumuz buydu. Günler geçtikçe yeni şeyler öğreniyorum. İnatla değişmeyen bu dünyaya, her gün biraz daha değişerek tepki veriyorum. Kendi dünyasını inşa etme uğraşındaki o çocuk da bu süreç içerisinde kaybolup gitti. Pişman olmadım hiç. Her şeyi, bu dünyadan kurtulup gideceğim gün içim rahat olsun diye yapıyorum.

Sen ise, kendini tanımadığı ve anlamadığı için diğer herkesi kendisini anlamamakla suçlayan o insanlardan farklısın. Nereden geldiğinden, nereye gittiğinden ve ne yapmak istediğinden haberin var. Çayına kaç şeker attığını bilmediğimden dolayı seni tanıdığımı söylemem saçma olur ama yüksek bir "tek şeker" potansiyeli taşıyorsun. Ne acı, ne tatlı. İçinde ne sahipsiz bir huzur ne de başka dünyaların kutuplarından gelen bir soğukluk var. Herkese kendine baktığın yükseklikten bakıyorsun. Bir şeyler yazdığın zaman okuyanla arana koyduğun o mesafeye samimiyetsizlik demek olanaksız. Sadece çok içli dışlı olmamak istiyorsun haklı olarak. Bunlar sadece benim hadsiz tahminlerim. Birbirimizi henüz tanımıyoruz. Vakit geldiğinde, birbirimizi tanıyacağız. Fakat ne var biliyor musun? Bizi sonsuza giden iki doğru olarak ele al. Seninle ya geçmişte bir yerlerde kesiştik, ya da gelecekte bir yerlerde kesişeceğiz. Zaten en fazla üç ihtimal yok mu? Doğrular sonsuza giderken; ya bir yerlerde kesişiyor, ya birbirlerinden hiç haberi olmuyor, ya da çakışıp aynı doğruya evriliyorlar. Ne kadar tuhaf. Kaderleri, insanlarınkine ne kadar benziyor. İnsanlar ki sonsuza gidiyorum sanıp bir noktada siliniyor. Ne kadar garip. Değil mi?

Evet jöntürk, şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. Vakti gelince sana mavi lark ikram edeceğim. Sen bana sarma tütün ikram ettiğinde ise içemediğimi söyleyerek geri çevireceğim. Ama o gün, birbirimizi tanımış olduğumuz için buna darılmayacaksın. Buna alışmayacaksın ve bunu umursamayacaksın. Hoşça kal.

Ahmet Hazar Ertaç
4/17