Mektuplar

BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP -VI-


Sevgili Jöntürk,
Garip bir hüzündür her şey. Ben, öncelikle her şeyi çıkartacağım. Garip bir hüzündür, diyeceğim. Her şeyi çıkartınca geriye hiçbir şey kalmıyor diyecek doğa. Oysa hudutsuz bir özgürlük de tanımış olacağım, bir şiir kuruyor gibi. Cümlenin sonuna koyduğum her şey garip bir hüzün olmuş olacak. Kimilerine göre bir çelişki de üretmiş olacağım. Onlara göre bir şey, her şey demek olabilecek çünkü. Bu mektubu kör bir adam yazıyor olsaydı, karanlığın garip bir hüzün olduğunu söyleyecekti. Hapisti çünkü, tek tanımlayabildiği oydu. Bir sağır yazıyor olsaydı sözgelimi, sessizlik diyecekti, garip bir hüzündür. Oysa bizler, kimi zaman kendisini birkaç mektuba hapsedenler, hem kör hem sağır olmalıydık. Böylece her şeyin garip bir hüzün olduğunu söyleyebilirdik. Şimdilerde ben, bir çam ormanında ya da pasifik ırkından bir rüzgarın deniz tuzunu suratıma çarptığı bir sahilde oturmuş sana mektup inşa ederken neyin garip bir hüzün olduğunu söyleyecektim? Peki ya, asıl olan neydi? Şimdi de garip’i çıkartacağım. Bir hüzündür, diyeceğim. Çünkü hüzün diyeceksen garip diyemezsin diyecekler kadim bilgeler. Her şeyin içine sinmesine izin verdiyseniz hüznün, hiçbir şeye garip demeye hakkınız yok diyecekler. En nihayetinde böyle bir sıfata ihtiyacı da yoktur hüznün, olması gereken zaten budur. Bu ilk doğan güneşin mecburiyetidir. Anlatılamayacak yani hiç kadar ağır yani garip bir şey hissediyorsak hüzün diyeceğiz zaten. Ya da orman uğultuları gibi yani hayli hoş yani garip şey bir hissediyorsak hüzün diyeceğiz. Bu benim zihnimde ne canlandıracaktı, gayet iyi biliyordun. Garip denmesi de gerekmiyordu. Çünkü zaten bir mektuba yazıyorduk. Zaten garipti. Bu zaten başlı başına bir hüzündür diyecektim, biliyordun. Şimdi fonetik olarak daha alımlı, mahlûkat kümesini daha da genişletir gibi, hüzündür diyeceğim. Bir’i de çıkarttım. Oysa bu mektuba başlarken her şeydi. Bir kalmıştı en son ve şimdi hiç. Hüzündür. Parklar hüzündür, adımladıkça derinleşen kaldırımlar hüzündür. Uzaklarda, hiç kimsenin şahit olmadığı ama nihayetinde var olmuş bir dalga hüzündür. Bütün kelimeler, heceler, harfler ve notalar hüzündür. Oysa her şeyi çıkartmıştık en başta. Hüzündür dediğimizde, bu kadar yalın ve alımlıyken, her şey sonuna kendiliğinden geliyor cümlenin. Biri çıkartıyoruz, garibi çıkartıyoruz fakat her şey kurşun gibi oturuyor. Hissettiriyor ve kendisine nefes oluyor. Evsizlik gibi, sevgisizlik gibi. En nihayetinde hüzündür her şey demek zorunda oluyoruz. Bu da bugün doğan güneşin mecburiyetidir ve hüzündür diyoruz.

Sevgili Ağabey,
Katılıyorum, mektuplar günlük dertlerimizin konuşulma yeri değildir. Öğreniyorum; bir mektup nasıl yazılmalı, nasıl bitirilmeli, ne anlatılmalı, paragraf dizimleri nasıl olmalı… Aylardır bekliyorum. Agresif, neye sataştığından bile haberi olmayan bir boğa edâsındaki mektupların kendi kendilerine sakinleşmelerini umuyordum. Harflerin ağzı olsa hepsine birer sigara ikram ederdim başlarda. Bir şekilde devam etmem gerekiyordu çünkü yazmaya. Henüz çıldırmak için çok erken diyordum. Oysa olmuyordu. Kaç gün sonra baksam yine suratı asık metinlerle karşılaşıyordum. İnat etmeyecektim. Kapatıp kenara koyuyordum her seferinde. Şiir, diyordum. İçimden kopalı çok uzun zaman olan bir şiir üzerinde çalışıyordum. Öylesine karamsar metinlerden sonra şiir hoş bir kaçış oluyordu açıkçası. Fakat ben neyi önemsiyordum? Bir şiiri içimden sökerken dikkat etmem gereken şey neydi? Cevabını bilmiyordum lâkin bunu bir ritüel olarak her seferinde yapmak isteğinden kaçamıyordum da. Kendime hatırlatmak sevgisi dost… Aradığım bir ahenk, müzikalite, ritim değildi. O aniden denk gelen, binaların arasından görünen bir parça deniz gibi… Bu dünyaya yarı ait, yarı ait olmayan. Düşünüyorum, her şeyin bir amacı vardır dediler bize hep. İnsan koca bir muamma ve bunun rüzgarıyla uçurtma gibi uçurmak istiyorumdur belki zihinlerde bir şiiri. Sadece bilmiyorum. Fakat kendi zayıflıklarımı bir şekilde anlatmam gerektiğini çoktur hissediyordum. Bunun adına bazen dün bazen bugün bazen de yarın diyordum. Bir şekilde dışarı çıkmalılar. Mektuplarda kapatılan kapıları, böylece şiirde açıyordum. Sonra kenara koyduğum mektuplara dönüyordum. Onca zamandır, kapanmış kapılara kızgınlar. Harfler hep bir ağızdan bağırıyorlar yüzüme. Oysa şimdiye kadar ağızları yoktu bunların…


Değecek mi?
Sevgisi Dost,
Şehrin apartmanları arasından belli belirsiz bir gölge gibi yalpalayarak geçtim. Silik anımsamalarıma dayanarak aklımda neyin var olduğunu kestirmeye çalışıyordum. Kafam yine yerdeydi. Kaldırımların, ben adımladıkça derinleşmesini izlemek istiyordum. Ben adımladıkça uzamasının yolların, tuhaf ama çekici bir tarafı vardı. Bir aralık dinlenmek isteğiyle kafamı kaldırdım. Kara kaşlı kara gözlü, yağız bir çocuk beni izliyordu. Kulağımda gri sesler duyumsamaya başladım. Yanına gittim.
Ben dedi, ağlayamıyorum. Ağlaman mı gerekiyor, diye sordum. Ağlamamız gerekiyor. Nedenmiş o? Çünkü doğru düzgün ağlayabilecek bir tek bizler kaldık. Bizler kimiz çocuk? Bizler, adımlarıyla kaldırımı derinleştirenleriz. Kaç kişiyiz biz? Ağladıkça öğreniriz. Peki bu ağlamak dediğin senin, bildiğimiz ağlamak mı yani? Bizim yürüdüğümüz yolda hiçbir şey bildiğin gibi değil.
Göğsüm sımsıkı oldu o an. Arkama bakmadan, sanki arkam yokmuş gibi hatta, arkamda hiçbir şey bırakmamışım gibi kaçmak istedim. Öyle bir koşmak istiyordum ki, her şey arkada kalsın ve bir daha beni bulamasınlar.  Tüm o dostlar, gülüp eğlenmeler, bazen bir park köşesi ağlamaları ya da bir bıçakla kesiliyormuş gibi uçuruma dönüşmeleri yarının; geride kalsın ister gibi koşmak istiyordum. O kadar çok koştum ki sonra, o denli hızlı koştum ki kendimi bile geride bıraktım.


Bir odada oturmuş insanların gülümsemelerine tanıklık ediyorum. Yüzlerinin her detayını ezbere bildiğim bu insanlar, birbirlerine gerçek gülücükler gönderiyorlar. Abartısız, dupduru ve bazen sahipsiz gülücükler. Televizyon açık. Bir kadın karşısındaki bir kadına bir şeyler anlatıyor. O zamanlar kadınları dinlemek gerektiğini bilmediğinden umursamıyorum. Zaten odadaki hiç kimse umursamıyor. İçine gömülmek istediğim gerçeklikle başbaşalar. Aniden burnuma yaşlı bir rüzgara eşlik etmiş portakal kokusu geliyor. Arkamı dönüyorum ve bir adam bana bıçağının ucundaki yeni soyduğu portakaldan bir dilim ikram ediyor. Ona kendisininki gibi sahipsiz bir gülümseme emanet ediyorum ve portakalı kabul ediyorum. Kafamı kaldırıyorum. Duvarda asılı bir tabloyla karşı karşıyayım. Bir körfez. Denizin kıyısında bir ev. Eve varan, zaman zaman çatallanan bir yol. Kimi yeni yeşillenen kimi onlara yeşillenmeyi öğreten ağaç toplulukları. Kendimi orada olmak istediğime ikna ediyorum. Bir parça deniz her şeyi halledebilecek kudrettedir diye düşünüyorum. Sonra bir kadın kadife sesiyle bana sesleniyor. Ona dönüyorum. Ne dediğini tam olarak kavrayamadığımdan etrafımdakilere bakıyorum. Birileri gitmiş. Birkaç kişi eksilmişiz. Birkaç gülüş eksilmişiz. Birkaç yıl eskimişiz.

Koşmayı kestim. Fakat devam etmem gerekiyordu. Yüzümün sağına turuncu bir güneş parçasını aldım ve devam ettim. Ağlamaklıydım.

Neredeyim? Bu kokuları bir yerden hatırlıyorum. Kulağıma bir balkon gürültüsü yaslanıyor. Dinleye dinleye buluyorum. Balkondan dışarıya bakıyorum. Bir köy evindeyim. Yeşil ve soluk kırmızı boyanmış. Biri evin sağından giden, öteki evin önüne doğru kıvrılan iki yol ağzının birleşiminde. Adımı işitiyorum. Evin arka odalarından bana seslenen arkadaşımın yanına gidiyorum. Burada ne işimiz var? Sen öleli çok oldu. Biz bu anı çoktan gömdük. Yoksa utanmadan her zamanki yoldan mı geldik? Akşam vakti korkacağımızı bile bile o karanlık portakal bahçesinin içinden. Hiç mi kendimize saygımız yok oğlum! Otur iki dakika soluklan. Ağlama. Şu yatağa uzan, dinlen biraz.

Güzel Dostum,
Bundan kurtulamayacağım. Her gün tazelenerek yavaşça çürüyeceğiz. Biliyorum. Mahzun değilim, sadece farkındayım. Hüznün bütün sıfatlarını geride bıraktım. Hüzündü-r her şey. Ve nihayetinde bir daha düşmek için kalkıyoruz hep.


Belleğimde bir doğum lekesi gibi
Sevgili Ağabeyim,
Bugün o sokaktaki yağız çocuk yirmi beşine bastı.
İyi ki doğulmaz, diyorsun. Öyle olsun.
Doğum günün puslu olsun.


Ahmet Hazar Ertaç
11/18





BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP -V-
Ağabey,
Şehirlerarası otobüs terminallerinde en olağan vedalara bile ağlamamak için oldukça çocuğum. Oysa en sıradan metro yolculuklarında kafamı sarı direklerden birine yaslayıp kalbimi kemiren kurtlardan kurtulmak için oldukça yaşlı olduğumu sanırdım. Sen ise bana bambaşka bir şey söyledin. Üzüldüm ya da sevindim değil. Kırıldım ya da onur duydum değil. Sadece anladım. Bana söylediğin her şey gibi kafamın panolarına iğneledim. Bunu bir bahane olarak kullanmayacağımı bilmeni isterim.

Uzun bir yolculuktan geldim. Döndüğüm yer tam anlamıyla yuvamdı. Vardığım yer evim bile değil. Ait olmadığım şehirlerde, her geçen gün, her geçen saat, ait olmadığım insanların yüzlerine bakmaktan yoruldum. Bana ait olmayan bu adımların, beni, bana ait olmayan mekânlara götürmesinden yoruldum. Kafamın içinde, hem ne yapmam gerektiğinden kesin olarak emin olup hem de ne yapmam gerektiği hakkında hiçbir fikir olmamasından yoruldum. Her defasında bir sokak köpeğinin bakışlarında, yere düşen bütün çam ağacı pürülerinde, trafik ışıklarının kırmızıdan yeşile her geçişinde, benim burada ne işim var sorusunu zihnimin en göz önünde olan yerlerine tırnaklarımla kazımaktan yoruldum. Cevabını bildiğim soruların beni kısır döngülere sokmasından yoruldum. Ağlamaktan, ağlamamaya çalışmaktan, gülmekten, yürümekten, durmaktan, gitmekten ve kalmaktan yoruldum. Eskilerden kalanları kalbimin içinde bir böcek gibi ezememekten ve onları kovalamaktan yoruldum. Bu dünyadaki ödevlerimin, sorumluluk ve yüklerimin beni bir şeylerden koparmasından yoruldum. Anlam aramaktan, anlamlandırabilmek ve anlamlandıramamaktan yoruldum.
Biliyorum. Kafandan geçenleri biliyorum. Ben neyi bildiğini biliyorum.

Ağabeyim,
Sadece, sen, bu sınavı çoktan vermiş bir adamsın. Benimle konuş, bana anlat. Bir çicek kendini kopardığı için ağlayabilir mi?

Hazar Ertaç
11/17

BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP -IV-
Sevgili Jöntürk,
Bu mektupta anlatmayı düşündüğüm her şey, sisli bir şehirde yitirdiğim ceketimin cebinde kalmış. Çok kısa keseceğim, kızmamanı umarak. Adamın birinin kedinin birine tekme attığını gördüğü için bulunduğu şehirdeki üniversitenin tıp fakültesini üçüncü sınıfta bırakıp evine dönen bir çocukla tanıştım. İnsanlar kızıyor, bazıları gülüyormuş. Ben ağlama saygısızlığında bile bulunmadım. Ölüm ile aramızda tek bir göz göze kalış kalmış gibi göz göze geldik. Abi artık ben de merak ediyorum; kaar, neden yağar kaaaar?

Ağabey,
Nasıl yazıyorsam öyle değilim, katılmıyorum Cıngıl Nuri'ye, Rıza'ya, Reşit'e, Cennetin Oğlu'na, Muhtar'a, Bekçi'ye ve diğerlerine. Kime yazıyorsam öyleyim. Bir ayna değilim tabi ki ama su yansımasıyım. Her an bulanıklaşabilir ya da dağılabilirim. Sen acılarından beslenen bir adam değilsin. Acılarını mütemadiyen besleyen bir adamsın. Ruhun bu yüzden sıskalaşıyordur belki. Kitapçının vitrininden kitaplara bakmıştık ya hani, işte öyle izin veriyorsun bu acıların izlenmesine. -Belki de bizim işimiz bu diyeceksin.- Her sabah temizleyip tekrardan vitrine koyuyor, her gece aynı yüz ifadesiyle içeri alıyor ve ağlıyorsun arkalarında. Gördüğüm iklim bizim akdenize benziyordu. Her şey biraz nemli ve yapışkan gibiydi. Her göz bir adım gerisinde saklıyordu yaşları. Seni tanıyorum diyemem ama kuşlar orada bir başka uçuyordu. Abi, her şeyden emin gibi duranlar hiçbir şeyden emin olmayanlardır.


Sevgili Ağabeyim,
Tanrı'nın gerekliliği altında eziliyorum. Biz kurtulabilecek olanlar mıyız? Bizi kurtaracak olan nedir? Algoritmalarımız çıkmaza uğradığında yapılabilecek ne vardır? İndirgenemeyecek hissiyatlar mıdır yoksa indirgeyemediğimizde yüreğimizin ortasına çöreklenen? Korkuyorum kardeş korkuyorum dost korkuyorum abi korkuyorum karşıma çıkan bütün çukurlara düştüm korkuyorum kaybedeceksin der gibi baktı istanbul korkuyorum korkmaktan ama korkmuyorum ölmekten.


Ağabey,
Belki de Dicleler kuvvetli aksın diye yağıyordur kar.


Dost,
İyileşmeden eskiyoruz, görmüyor musun?


Hazar Ertaç
8/17


BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP -III-
Şimdi ne olacak, sahi?

Sevgili Ağabeyim,
Haline ağlayanlar görüyorum, üzülüyorum. Haline gülenler görüyorum, ağlıyorum. Ayakta kalman için bir neden sunmak istiyorum sana, yok. Yıkılman için bir neden sunmak istiyorlar sana, yok. Bilmiyormuşsun gibi anlattırma bana, bu yaşamak dediğin paradoks her yönüyle. Ciddiye almayı abartmamak gerekiyormuş gibi hissediyorum. Hiçbir şey yapmamak... Nefes alıyorsun ya işte, neyine yetmiyor? Demek isterdim vicdansız bir puşt gibi.  Bu zindan karanlığı, bu aşağılık mevsimler, desensiz soğuk kaldırımlar ve sonu ateş olan bir sürü yol içine bırakılmışız. Ödevdir bu, bir yönüyle. Ayakta kalmamız gerekir. Gülerek, ağlayarak, küfrederek, dua ederek, dolaşarak, durarak, kazanarak, kaybederek ya da herhangi bir şekilde. Yine de yıkılacak gibi olursan, söyle tutmaya meyledeyim. Tutamamak beraber yıkılmaktır ya hani, tutunamamak nedir abi?
Bana verdiğin sözleri tutmasan bile bunu anlayabilecek kadar tanıyorum seni. Üstelik bir şeyi sırf söz verdiğin için yapıyorsan, bir yandan sözünü tutmamışsın da demektir. Hiçbir şey tamamen bizlerin hatası değil ki. İnsan ne de olsa daima biraz kabahatlidir, diyor Camus. İkisi de aynı yola çıkan inanma biçimleri. Şehri çok kez kuşatmış bir edayla Yabancı' okuyorum şimdi. Evet, yavaştan yabancılaştığımızı ve nesnelleştiğimizi anlıyorum çiçeklere. Gerçi baharın sonu veya ilki yok artık. İki ayrı uçta sıcak ve soğuk var. Buz ve ateşten başkasını midesi kaldırmıyor bu dünyanın. Abi, birer lanetle doğduk. Savrulacak kadar hafif değiliz, ki bu kapılarımızın daima sonuna kadar açık olmasına düşünsel yönden bir nedendir. Hayatıma biri girdi, diyorsun. Kapılarını neden kilitle-ye-medin? Kilitlediysen neden bu kadar kolay kırabildi-ler? Düzenimi sarstı, diyorsun. Bir düzen tutturabildiği yanılgısına mı düştün yoksa insanoğlunun? Yazdığın her kelime en az kalbin kadar sana ait. Her cümlen, yolunu kazıp duran iş makinaları. (TDK makine diyor ama ben ve Ali Lidar umursamıyoruz.) Bu konuda anlaşabilmeye yaklaştın farkında olmadan. Bugün yazdıklarımız yarın evrenin herhangi bir dengesine değecek diye korkarsak, nasıl bitiririz bu ödevi? Değişmişiz der, kurtuluruz. Bu da yaygın bir yanılgıdır gerçi. İnsanlar kimse için değişmemeyi erdem kabul ediyorlar. Oysa değişmek, hem Tanrı'ya hem de yarattığı herhangi bir şeye sevgiyi ya da verdiğin değeri gösterebilmenin en müthiş yolu değil mi? Gerçek erdem değişebilmektir bana sorarsan ve erdemin zor filizlendiği bir çağdayız, belki de sonuz. Neyse, bana sorma. Pragmatizm önderi değilim ama bencilimdir biraz, sevmem zamanı. Oysa Tanrı, zamanın akışına bırakmıştır en büyük nedenini. Bize de bu akıntıya kapılmak düşer. Kürek çekmek boş.

Sevgili Jöntürk,
Bugünlerde bana çok şey anlatmak isteyip anlatamayan bir tek sen değilsin. Oysa dinlemek isterdim ne varsa. Boşluk mu? Yüreğin şehre yeni gelen bir sinema gibidir senin, doludur ağzına kadar. Düşünce sadece teşhis abi, tedavi eden eylem. Kalkıp bir şeyler yap demek istiyorum sana. Ne bileyim, mesela bir çınar ağacı dik ya da bir incir ağacını kes. Bu hastalığın tedavisi, bu sır nedir abi? İnsan bu dünyada salt mutluluğa ulaşabilir mi ki? Başından sonuna bedel ödeme meşgalesi; önce kendimize ve sonra diğerlerine karşı tertemiz bir vicdanla olabilmenin/ölebilmenin bedeli. Şimdi sana, tek yönlü bilet hüzünlerinin bana verdiği yetkiye dayanarak söylüyorum, bunların böyle olmasını hiçbirimiz istemedik.

Sevgili Ağabeyim,
Halimize gülmekten kalbim ağrıyor.

Daima Kardeşin...

Hazar Ertaç
7/17


BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP -II-
Sevgili Jöntürk,
Mutlaka görmüş ya da duymuşsundur. Mahkeme salonlarında, hakimler sanıklardan daha yüksek bir yerde dururlar. Onlara bazen tehditkâr, çoğunlukla ezici gözlerle bakarlar. Yargılayan daima yüksekte, yargılanan çoğunlukla alçaktadır. Şimdi lütfen bana söyle, bana yüksek bir perdeden seslendiğini itiraf etmişken ve istisnasız her cümlen beylik hissiyatlarını yansıtıyorken, nasıl kızmamamı beklersin? Kalbin ile beynin arasına koyduğun o paralel aynalar beni yansıtmıyor mu? Yoksa bu refleksif tavırlarının başka bir açıklaması mı var? Senin kendi zehrini üreten bir yazar ve işini iyi yapan bir duvar ustası olman, başkalarının da öyle olması gerektiği anlamına gelmiyor sevgili ağabeyim. Ve özür dilerim, selamı unuttuğum için. Kızacaksan bunun için kız. Bu mantıklı bir neden. Sözüm olsun, sana bir daha hoşça kal demeyeceğim. Veya ölüsevici. Bunlar için de ayrı ve diğerinden daha büyük bir özür dilerim. Sen de lütfen, boş kalan sanık koltuğuna beni oturtmaya çalışma bundan sonra. Bak, hakim olma demiyorum. Sadece, beni sanık yapma.


Sevgili Ağabeyim,
Olmak ya da olmamak. To be or not to be. (Siktir et Sheakspeare'i Hazar, Kuzey Afrika edebiyatına yönel!) Bence de bütün mesele bu. Seçimlerle belirlenen kaderlerimizin, en temel seçimi. Her an olmayı seçiyoruz. Olduktan sonra, başka bir olmak seçimi. Sen jöntürk olmayı seçmişsin örneğin. Ben kısır döngüde olmayı seçtim. Yok yok, seçmedim. Başka seçimler beni oraya götürdü. Fakat anlamadığın veya anlamamak için özel bir çaba sarf ettiğin nokta, kısır döngülerimin ve korkularımın tamamen uzay-zamansal anlamda olduğu. Bunu lütfen başka bir yere çekme. Ve sen ise benim değerli ağabeyim; bu döngüden kurtulmak, elimi verdiğim geçmişten kolumu kurtarmak için açıkça ve alenen yardım istediğim tek insansın. Gel, önce şu meseleyi halledelim. Sonra şiirimi veya beni, istediğin ameliyata sok. Ama şu an ikimize neşter dahi gösterme. Şimdi kesersen korkarım ki kanı durduramazsın. Böyle yaralar dikiş tutmaz. Ağabey, Antik Yunan ayemeften aldığı borçları ödeyemediği için boğazına kadar boka batmakla meşgul. Filozoflar kravatları taktılar ve birkaç milyar dolar arıyorlar. Türk Boylarının Anadolu'ya göçtükten sonra iki yakası bir araya gelmedi. Artık özür dileyerek keseceğimiz ağaçları, önce dikmemiz gerekiyor. Eski Babil ise eskisi gibi değil. Gelecek, yirmi birinci yüzyıl için koca bir muamma. Yarın üçüncü cihan harbi çıkabilir desem, sen dahil bana itiraz edebilecek hiç kimse yok. Yani şairler artık geleceği söylemiyor, sona geldiğimizi olabildiğince yumuşatarak anlatmaya çalışıyorlar. Ara sıra iki binlere de bir uğra. Bazen bana şakayla karışık anlattığın "karanlık olma" meselesinin gerçek olduğunu düşünüyorum biliyor musun? Bu kafalar kolay erişilecek kafalar değil. Evet! Ne demek istediğini anlamamışım değil mi? Olsun, sen de seni anlamayan beni kardeşin olarak bil. Benim sana almadığım ve asla almayacağım gibi sen de bana ofansif ya da defansif bir tavır alma. Orta sahadayım. Top çevirelim şimdilik. Sakatlıklarımı beraber iyileştirdikten sonra, atağa da beraber çıkalım. Çünkü bazı goller atmamız gerek, biliyorsun.


Değerli Ağabeyim,
İnsanın anayurdu çocukluğudur, demiş Borges. (Siktir et Borges'i Hazar, Sibirya edebiyatına yönel!) Sana memleketimden bahsetmediğim için mi bana dehşet verici cümleler yazmak istiyorsun yoksa? Taşını toprağını soruyorsan gel kendin gör. Oysa ki defalarca bahsettim. Ben çocukken... diye başlayan onlarca cümle kurdum sana. Unuttun mu? Seyrettiğin martılara benden selam söyle ağabeyim. Aşık olduysan en çok onlar sevinmeli. Ruhun ritim olduğu konusunda sana katılmıyorum maalesef. Mistik olarak ruh, daha az mistik olan bilinç değil midir? Ben bunlar kadar ritimsiz şeyler görmedim hayatımda. Ritimsizlik ritmi ise ancak eşyanın ruhunda görülüyor. Ama kuşların ritimle uçtuklarına dair yemin edebilirim. Sahi, sen neyin ruhundan bahsediyorsun? Galiba oradaki duvarı yüksek ördün. Ve otoporte... Odamın duvarları, beyaz olmak istememiş ama kremrengi olmaya da gücü yetmemiş rengidir. Bu bir otoportre olarak bu mektup için yeterli. Şiiri, kalbi filan karıştırmayalım şimdi. Bir alışkanlık örneğim olarak, sarma tütünü geri çevirmek.

Selamın yağmur sonrası rüzgarları gibi esti içime ağabey, sağ ol. Ben de sana selam ederim. Senden ricam, mektupları (eğer yazacaksan) daha açık ve kısa tutman. Oğuz Atay ile aramdaki ilişkiyi biliyorsun. Çoğu şey ile aramdaki ilişkiyi biliyorsun gerçi. Senin için kullandığım maskemi paketinden yeni çıkartmıştım ve ilk sen gördün. Sana söz ağabeyim; iki kere, on altı kere, yirmi iki kere, otuz bir buçuk kere, otüz dört kere, yüz üç kere söz. Her şey değilse de güzel olacak bazı şeyler.
Senin kadar mutlu oldu...

Kardeşin

Hazar Ertaç
5/17

BİR JÖNTÜRK'E AÇIK MEKTUP
Sevgili Jöntürk,
Aslında sana yazdıklarım bunlar değildi. Az önce, bir şeyler yazabilmek için çırpındığım günlere ait birkaç satıra denk geldim. Unutulup bir kenara atılmış eski defterlerimden birisinin arka taraflarında duruyorlardı öylece. Acemi bir günlük satırlarına benziyordu okuduklarım, güldüm biraz. Ama komik geldiği için değil, aksine çok ciddiymişim o vakitler. Yazdığıma göre beş gündür odamın dışına adım atmıyormuşum bunları yazabilmek için. Abarttığımı mı düşünüyorsun? Hayır, gerçekten atmamıştım. O zamanlar yazarak her şeyin içinden sıyrılabilirim diye düşünüyordum çünkü. Gerçi, şimdilerde bile buna inanmaktan kendimi alamıyorum. Birde çok sıkılıyormuşum. Sıkılmadığım zamanlarda uyanık değilmişim, uyuduğum zamanlarda bile sıkılmayı başararak bu konuda kendimi aşmışım hatta. Anlayacağın bu dünyadan bir şeyler beklemeyi bırakıp, ufacık bir odanın içinde kendi dünyasını inşa etmeye çalışan bir çocukmuşum eskiden.

Ah be abi! Bu mektubu defalarca yazıp sildim. Günlerdir masanın başındayım. Sana ne anlatsam bilmiyorum. Ne desem de, diyemediklerimi demeden anlayabilsen bilmiyorum. Bana hikayemi okumak istediğini söyledin. Şimdiye kadar hiç yazmadım. Yazabileceğim bir şey de yok. Bu hikaye, sadece çerçeveleri yapılıp gerisi bırakılmış bir yapboza benziyor. İnatla parçaları birleştirmemi ve bu yapbozu tamamlamamı istiyorsun. Ama çok fazla parça var. Her biri farklı renge bürünmüş, birbirinden habersiz, asla ve asla birbirlerine uymayan çok fazla parça... Umarım anlıyorsundur. Bunu okurken tütün sardığını ve birazdan yakacağını biliyorum. Oğuz Atay da sarma tütün içermiş zaten. Zarifoğlu da mavi lark içerdi ama bunun konumuzla bir alakası yok. Konumuz neydi? Olmak istediğim adama şartlar izin vermedi, olmak istemediğim adama da annem izin vermedi. Bir müddet arada kaldım, hiç olmamak istedim sonra. Ona da Allah izin vermedi. Evet, konumuz buydu. Günler geçtikçe yeni şeyler öğreniyorum. İnatla değişmeyen bu dünyaya, her gün biraz daha değişerek tepki veriyorum. Kendi dünyasını inşa etme uğraşındaki o çocuk da bu süreç içerisinde kaybolup gitti. Pişman olmadım hiç. Her şeyi, bu dünyadan kurtulup gideceğim gün içim rahat olsun diye yapıyorum.

Sen ise, kendini tanımadığı ve anlamadığı için diğer herkesi kendisini anlamamakla suçlayan o insanlardan farklısın. Nereden geldiğinden, nereye gittiğinden ve ne yapmak istediğinden haberin var. Çayına kaç şeker attığını bilmediğimden dolayı seni tanıdığımı söylemem saçma olur ama yüksek bir "tek şeker" potansiyeli taşıyorsun. Ne acı, ne tatlı. İçinde ne sahipsiz bir huzur ne de başka dünyaların kutuplarından gelen bir soğukluk var. Herkese kendine baktığın yükseklikten bakıyorsun. Bir şeyler yazdığın zaman okuyanla arana koyduğun o mesafeye samimiyetsizlik demek olanaksız. Sadece çok içli dışlı olmamak istiyorsun haklı olarak. Bunlar sadece benim hadsiz tahminlerim. Birbirimizi henüz tanımıyoruz. Vakit geldiğinde, birbirimizi tanıyacağız. Fakat ne var biliyor musun? Bizi sonsuza giden iki doğru olarak ele al. Seninle ya geçmişte bir yerlerde kesiştik, ya da gelecekte bir yerlerde kesişeceğiz. Zaten en fazla üç ihtimal yok mu? Doğrular sonsuza giderken; ya bir yerlerde kesişiyor, ya birbirlerinden hiç haberi olmuyor, ya da çakışıp aynı doğruya evriliyorlar. Ne kadar tuhaf. Kaderleri, insanlarınkine ne kadar benziyor. İnsanlar ki sonsuza gidiyorum sanıp bir noktada siliniyor. Ne kadar garip. Değil mi?

Evet jöntürk, şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. Vakti gelince sana mavi lark ikram edeceğim. Sen bana sarma tütün ikram ettiğinde ise içemediğimi söyleyerek geri çevireceğim. Ama o gün, birbirimizi tanımış olduğumuz için buna darılmayacaksın. Buna alışmayacaksın ve bunu umursamayacaksın. Hoşça kal.

Hazar Ertaç

4/17